14 Şubat 2011 Pazartesi

Üçüncü Şahsın Şiiri

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım

Ne vakit Maçka'dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım

Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım.
Atilla İLHAN

14 Şubatta günün benim açımdan anlam ve önemine en uygun şiiri budur herhalde... Her aşkında üçüncü şahıs olan, karşısındaki kişi değişse de onu uzaktan sevmekten kurtulamayan, başkalarının kollarında gülen yâri bir ömür bekleyen biri olmak en güzel böyle anlatılırdı...

Nefes

Onu düşünüp acısına hüzünlenirken yüreğimin derinliklerinde,
Kelimeler mızrak gibi saplanıp durur kalbimin orta yerine...
Kalbini kırma korkusunun elimi kolumu bağladığını düşünürken,
Kendime hakim olamayıp saçmalayarak, sırf kalbini değil,
Etrafımızdaki her şeyi kırmanın eşiğinde buldum kendimi.
Benim için sadece dokunmakken klavyemdeki tuşlara o anlar,
Karşımdaki kişi anlamlandırıyordu yazdıklarımı, beni,
Gördüm ki istesem de yazdıklarımı geri almak imkansız...
Ellerim durdurdularsa da olanca hareketlerini bir çırpıda,
Vicdanımın olduğu yere çöreklenmiş olan kalbim olanca hızıyla
Beni öldürme hallice çarptırıyordu kendini...
Hayatta kalmak değildi amaç, bir dost eline teslim edebilmekti kendimi,
Oysa ölü hücrelerime amaçsızca oksijen dolduruyorum şimdi...

Ceyda TOPUZ
14.02.2011 03:00

16 Ocak 2011 Pazar

Güçlü Olmak...

Bugün güçlü kadınlar üzerine aşağıda okuyacağınız yazıyı buldum tesadüf eseri... Aslında benim güçlü olmak üzerine düşünmeye başladığım zamanda zincirleme olayların son halkası oldu diyeyim bu yazıyı keşfedişim...

İlk olarak çevremdeki kızların yüksek çoğunluğunda gördüğüm bir erkeği tavlama güveni dışında bir kendine güvenin olmayışı dikkatimi çekti. Elbette durup dururken değil, benim kendime çok güvendiğimi, bir çok erkeğin böyle bir güvene pek hoş yaklaşmayacağını söyleyen bir arkadaşım farketmemi sağladı... Haksız olmadığını gördüğüm anda dikkatimi benim gibi olan arkadaşlarım çekti, hepimizin çevresinde erkeklerin de azımsanmayacak sayıda olduğu bir dostluk çemberi vardı.

Kafamı bu düşünceden uzaklaştırmaya çalışıyordum dizi izleyerek, bir de ne göreyim: How I Met Your Mother'da Robin kendisine azalan ilgilerden bahsederken, Ted tarafından kendisine -ya da bir erkeğe dmeek daha doğru- ihtiyaç duymamasıyla suçlanıyor(!). Kendisine aşık olan Barney'nin Robin'i "Şu ana kadar tanıdığı en hayret verici, güçlü, özgür kadın" olduğunu teselli edişi bittiğim an oldu... Nasıl olur da çapkınlığın kitabını yazan Barney, "özgür,güçlü kadın"a aşık olurdu? Özgür ve güçlü olmak yalnızlığı veya çapkın bir erkeği mi getirebiliyordu yanında yalnızca? Aklı başında, aşk ve evlilik isteyen erkek hep kendisine ihtiyaç duyulmasına mı muhtaçtı?

İşte tam da bunları düşünürken buldum aşağıdaki yazıyı... Umarım beğenirsiniz...


GÜÇLÜ KADINLAR

Güçlü kadınlar vardır, her işlerini kendileri halletmeye çalışan.. Anne babaları... tarafından böyle yetiştirilen. Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler. Evdeki tüm tamirat, tadilat işlerinden anlarlar. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler. Faturalarını kendileri yatırırlar. Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar. Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler. Özgürlüğü severler, dik durmayı da, güçlüdürler çünkü...
Âşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra, akşamları yorgun da olsalar sevgilileri buluşalım dediğinde, hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan, o her neredeyse onun olduğu yere giderler.

Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının haberi bile olmaz yaşadıkları sıkıntıdan, yansıtmazlar çünkü. Para var mı, işyerinde sıkıntı mı oldu, birine canı mı sıkıldı, hiç bunlarla yormazlar birlikte oldukları erkeği. Çünkü istemezler kimse onlara acısın. Sonra da bir bakarlar ki, bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz. Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına dönüşür. Ezkaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar, bu sefer de sorunlu kadın, kaprisli kadın, tahammül edilmez kadın damgasını yerler. Bu yüzden de terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Terk eden erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini, içinde yaşadığı fırtınalardan bihaber. Sonra bir dosttan, eşten, ya da tanıdıktan duyarlar ki onu terk eden erkek gitmiş, muhtaç yaşamak zorunda olan biriyle beraber olmaya başlamış. Erkekler çok severler böyle kadınları. Birinin ona muhtaç olduğunu görmek bir çok duygusunu okşar erkeğin. Onlara kendini erkek gibi hissettirir! Bu zayıf kadınlar erkeklere bağımlıdır.

Mesela fatura filan yatıramazlar, anlamazlar çünkü. Nereden yatırılır onu da bilmezler. Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar, çünkü taşıyamazlar onca torbayı. Hep yorgun olurlar, bütün gün spor salonları, kuaför, o mağaza, bu mağaza gezerler. Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar. Akşam eşleri eve geldiğinde, bugün nereye yemeğe gidelim, diye sorarlar. En kötü ihtimal dışarıdan yemek söylerler. Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere. Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar. Huysuzluk da ederler, ama bu erkeğin hoşuna gider, çünkü kadın ona muhtaçtır, söylenmeyen güçlü kadının aksine, hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar. Pek teşekkür etmezler, kıskançlık krizlerini de severler Kocasının ve sevgilisinin hayatlarını karartırlar. Erkekler bu kadınları asla terk edemezler. Çünkü o güçsüz, kırılgan bir kadındır. Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur. Koruyup kollanmalıdır her an o!.

Zayıf kadınlar hiç çökmez, buruşmaz ve yıpranmazlar. Ancak işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır. Ve geride kalan güçlü kadınlar tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar.

AYLİN KOTİL SARIGÜL

3 Ocak 2011 Pazartesi

İçimdekiler

Korku değil içimdeki;
Salt acı gerçeği biliyor olma hissi,
Kabullenme hali olanca çıplaklığıyla durumu...
Herhangi bir umut, beklenti yok içimde;
Dört yanı duvar olan bir odada,
Olmayan gölgemi aramıyorum artık.
Her türlü arayıştan vazgeçtim hatta,
Ruh eşimi, sonsuz bilgiyi,
Hayatımın anlamını, amacımı bile...
Sadece yaşamaktan ibaret hayatım,
Göğsümü sıkıştıran bir ağrı olmaksızın,
Nefes alıp verebilmek önemli özgürce...

İstek değil içimdeki;
Son çırpınışları ruhumun
Batarken en derine...
Bir şey isteyecek güç yok içimde;
Delik deşik olan bir evde,
Sahte sıcaklıklara yer yok artık.
Gelen yolgezerlere de kapalı evim,
Yerleşip kalmayı sevenlere de;
Sadece ev sahibi olanlar kalır artık içeride...
Mevcut koşullarda mevcut kişilerle
Kafamı kurcalayan sorular olmaksızın
Sevmek ve sevilmek gerekli delice...

Endişe değil içimdeki;
Yaşanmışlıklarla kaplanmış
Gerçekçi bir karamsarlık hali...
Kafaya takılacak bir şey de yok;
Doğum ve ölüm kadar sıradan olan hayatlarda,
Yalnızlığı düşünmeye ziyan edecek zaman yok artık.
Yalnızlığını paylaşmaya gelen de olmaz,
Sessizliği bölecek biri de olmaz;
Bir başınalık sarar insanın her yanını...
Kavgalarını yalnız kendiyle edebilip
Kimseye katlanmak derdi olmaksızın
Dilediği gibi davranabilmeli umarsızca...

Yok işte bunların hiçbiri,
Yalnızca sensin içimdeki...
Ceyda TOPUZ

Sahibini Arayan Mektup - Ümit Yaşar Oğuzcan

Aramak.. Ömür boyunca aramak.. Yalnız seni aramak.. Paslı teneke kutularda, küf kokan dolaplarda, çerçevelerde, tenhalarda, ağaç diplerinde, sonra vapurlarda, trenlerde hep seni aramak.. Belki bu şehirde değilsin.. Ne çıkar..? Seni arıyorum ya.. Belki de aynı sokakta evlerimiz, sabahları beni görüyorsun işime giderken.. Sonra akşamı bekliyorsun, alacakaranlığı.. Beni bekliyorsun yada bir başkasını, bir başkasını..

Hiç gel demeyeceğim sana.. Aramak neredeyse ben oradayım.. Ayaklarım ne güne duruyor..? Yok yok birden karşıma çıkma.. Kaç saklan Seni aramak istiyorum..

Git bu şehirden haydi git.. Dağlara çık, o uzak dağlara.. Rüzgarların krallığında hüküm sür.. Baktın ki oraya da geldim, yine kaç.. Başını al açıl denizlere. Gemilerin en güzeli, en büyüğü dilediğin limana götürmeli seni, dilediğin yerde demir atmalı.. Ben küçük bir balıkçı kayığı ile peşinden gelsem yeter.. Seni arıyorum ya..!

Bir yıl, beş yıl, on yıl değil; beşikten mezara kadar aramalı insan, ama ne aradığını bilmeli.. Yaklaşıp uzaklaşmalı aradığından.. Okyanus dalgaları üstünde bir küçük tekne gibi alçalıp yükselmeli.. Yalınayak koşmalı yollarda, ayaklarını sivri taşlar kesip kanatmalı.. Çöllerden geçmeli yolu, yanmalı kavrulmalı.. Sonra gözün alabildiğine ak, soğuk ülkelere düşmeli.. Buzlar kırılmalı ayaklarının altında, üstüne kar yağmalı..

Bir gün bulacaksam bile parça parça bulmalıyım seni.. Ayaklarını Afrika'dan getirip bir kağıt üzerine yapıştırmalıyım.. Saçların Sibirya’da olmalı dudakların Çin’de.. Gözlerin Hindistan'da bir mabudun gözleri olmalı.. Ellerin İtalya'da bir heykelin elleri.. Bulursam seni parça parça bulmalıyım.. Yine de bir yerin eksik olmalı.. Yeniden yollara düşmeliyim, onu aramalıyım..


Ayrılık diye bir şey yok.. Bu bizim yalanımız.. Sevmek var aslında, özlemek var,
beklemek var.. Şimdi nerdesin..? Ne yapıyorsun..? Güneş çoktan doğdu.. Uyanmış
olmalısın.. Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi..? Öyleyse ayrılmadık..
Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz..!


Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.. Önce beklemekten.. Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.. İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.. Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar, sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini.. Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını, kanunlara saygı göstermesini, insanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.. Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun..

Ya o..? Ya o..? İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat, çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor, saadet bekliyor yaşamaktan.. Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık..Aradıklarının çoğunu bulamamış, beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak göçüp gidiyor bu dünyadan.. İşte yaşamak maceramız bu.. Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak ve yaşayıp beklerken ölmek..! Özleme bir diyeceğim yok.. O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.. O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.. O tek güzel yönü bekleyişlerimizin. İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı, yaşantımız özlemlerle güzel..

Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.. Bir kokusu var bütün çiçeklere
değişmem.. Bir ışığı var.. bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.. Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam; seni özlediğim içindir.. Beklemenin korkunç zehiri öldürmüyorsa beni; seni özlediğim içindir.. Yaşıyorsam; içimde umut varsa, yine seni özlediğim içindir..

Seni bunca özlemesem; bunca sevmezdim ki..!...

Ümit Yaşar Oğuzcan

24 Aralık 2010 Cuma

Curiosita - Merak

"
Leonardo'yu (Da Vinci) motive eden şeyler neydi? Pulitzer ödülü sahibi Daniel Boorstin The Creators: A History of Heroes of The Imagination (Yaratıcılar: Hayalgücü Kahramanlarının Tarihi) adlı kitabında onların ne OLMADIĞINI anlatır. " Dante'den farklı olarak, bir kadına tutkusu olmadı. Giotto, Dante veya Brunelleschi'den farklı olarak insani sadakate sahip değilmiş gibi göründü. Kiliseye ve İsa'ya da bağlılığı yoktu. Medici'den, Sforza'lardan, Borgia'lardan veya Fransa krallarından-papalardan veya düşmanlarından sipariş kabul etti. Bir Chaucer veya bir Boccaccio'nun duygusal niteliklerine, bir Rabelias'ın pervasızlığına veya bir Michelangelo'nun dini tutkusuna sahip değildi. Leonardo'nun duygusallığı, pervasızlığı ve ihtirası bunlara değil sadece gerçeğin ve güzelliğin araştırılmasına yönelmişti. Freud'un belirttiği gibi: 'O ihtirasını meraka dönüştürmüştü.' "
... "


Bu cümleler Lenordo Da Vinci gibi düşünmek isimli bir kitaba ait.. 7 adımda deha olmanın yollarını verdiğini iddia ediyor kitap. Eh, Da Vinci gibi sistematik bir düşünmeye geçilebilirse, her insanın hayatında çok şeyi değiştirebileceğine inanıyorum, bu sistematik ile zeka birleşince -tabi sadece curiosita'dan bahsetmiyor kitap- neler yapılabileceğini hayal bile edemiyorum.
Tabi bu yazının amacı bu değil... Yazının amacı içimdeki 'Curiosita' ruhunu sorgulamak. Tüm maddeleri mümkün olduğunca tarafsız şekilde incelemek istiyorum.

Duygusal ilişki arayışı: Sanırım bu listedeki en az uyum gösterebildiğim özellik budur.. Dante'nin kadına tutkusu gibi, benim de aşkımı, ruh eşimi bulmaya olan tutkum elimi kolumu bağlayamaz diye düşünsem de, beni kafamda ya da bazı bakış açılarından değerlendirildiğinde toplumda da sınırlandırıyor istemeden de olsa.. Bunu aşmanın yolu var mı, hiç sanmıyorum.. Bir boşluk var çünkü ruhumda sadece ve sadece aşkın doldurabileceği.. Neyse, bunun da yeri değil..
İnsani sadakat: Bu ifadenin anlamlandırılışının bireysel olduğuna inandığımdan aklıma gelen ilk tanıma göre değerlendirme yapmalıyım bence.. İnsanlarla olan ilişkinin bağımlılık hali geliyor aklıma ilk olarak bu ifade üzerine.. Burada asıl önemli olan kelime "BAĞIMLILIK". x olamadan yaşayamam, y'siz ne yaparım gibi cümlelerle olan ilişkim sadece 2 kişi için var; Ceren ve Başak. Hayatımın en önemli, en zor, en çetrefilli yıllarımda herşeye rağmen yanımda olan ve hala yanımda olmaya devam eden bu iki insan, olmazsa olmazım.. Kaldı ki, yaşam koşulları bizi öyle bir sınıyor ki, her birimiz ayrı şehirlerdeyken bile, kopmak bir yana uzaklaştıkça yakınlaşan bir ilişki içindeyiz. Yani aslında onlarsız bir dünya hayal etmesem de, etmek istemesem de, dünyanın herhangi bir yerine gidip yerleşebilirim onlar dışındaki hayatımı geride bırakarak.. onlarla olan ilişkim de zaten kopacak değil, bir yolunu buluruz elbet isteyince.. Aile, okul, iş, para, tanıdık, tanımadık gibi diğer etmenlere olan bağlılığım ise koca bir SIFIR. Sevdiğim insanlar, sevdiğim şeyler var elbet, bolca, ama bağımlı değilim hiçbirine..
Dini bağlılık: En çok cümleyi bunun hakkında kurabilecek kadar dolu olsam da bu konuda kendi içimde, özet geçmem lazım gelir.. Yaratan bir güce inancım tam, ancak diğer konularda kafamda onlarca soru, onlarca düşünce, bana din diye dayatılan sistemin zorla kabul etmemi istediği ancak mantığımın almadığı öyle çok şey var ki, herhangi bir dine bağlı olmayı kabul edemiyorum. -Evet, çok kez duydum, din zaten mantığın almadığı durumları, olguları açıklar, ama o açıklamalar beni tatmin etmiyor işte bir türlü-
Rakibiyle, düşmanıyla olan ilişkiler: Bazen kendime lanet ediyorum bu konuda, çok netim çünkü. İkinci kez düşünmeye yer yok, tavırı bir kere koyduğum zaman geri almam nerdeyse imkansıza yakın. Eğer tavırı koymadıysam da, içimde sinsilik oluyor bu kez, zarar verme güdüsü-isteği. Tabi bunlar düşmanlar için. Rakipler için bu kadar acımasız veya sert değilim, ancak bel altı savaşan olursa silahlarımı kuşanırım. Onun dışında sessiz, sakin, elimden gelenin en iyisini yaparak sürdürürüm rekabetimi.
Pervasızlık: Sanırım kendime bundan uygun bir yakıştırma yapamazdım. Pervasızım, yok bir çekincem kimseden, ne hayatımı yaşarken, ne gülüp eğlenirken, ne de ağlarken.. Kaale almamak gibi değil ama bu dediğim, beni tanımayan insanlardan hiç çekinmem; tanıyanlarsa zaten rahat olduğumu az biraz bilirler, bilmeyenler de öğrenirler zaten..

Özdeğerlendirmem bu kadar.. Sonuç olarak, kendimi istediğim ölçüde geliştirmem için çok az engelim var önümde bence.. Duygusal ilişki arayışımda karşıma çıkacak insanın da benzer özelliklere sahip olması çok daha önemli tabi bu şartlar altında, böylece kendimi geliştirmeme ket vurulması olasılığı kalmasın masada.. Deha değilim henüz ama açık kapım var önümde, Michael J. Gelb'in andığı bu özelliklerin en çok gerektiği özellik; bitmek bilmeyen merakım yani "CURIOSITA"m =)

23 Aralık 2010 Perşembe

Endişeler, sıkıntılar....

Sustuklarım büyüdü içimde, biliyorum. Farkındayım yaptığım herşeyin.. Meyvesini topluyorum farkındalığımın yavaş yavaş.. Zaten düzgün gitmeyen hayatımı bir de kendi ellerimle çöktürüyorum.. Kazandığım gibi başarılı bir şekilde kaybediyorum da aynı zamanda.. Farklı şeyler denemeyi delice isterken her an cesaretim kırılıyor inatlaşır gibi benimle..

Kariyerimle ilgili şüphelerim gün geçtikçe artıyor.. Bu zamana kadar bu bölümün bana uygun olduğunu nasıl düşünmeye devam etmişim diyorum..

İstanbul ve mezuniyetin yaklaşması her geçen gün üstüme geliyor. İş bulamama korkuları, yurtla ilişiğim kesilince bu kez ne yapabileceğimin endişesi, hatta okulu bitirememe korkusu, çevremde kalıcığı olan insanların bana uzaklığının yarattığı, duygusal yalnızlığım, vs...

Yoruyor bu hayat beni ısrarla.. Farklı zaman dilimlerinde aynı korkuları yaşamaya alışmıştım fakat bu sefer hepsi aynı zamana denk geldi.. Sanırım haftalardır içimi sıkan da bu.. Gülmeye çalışıyorum, eh başarıyorum da biraz doğrusu, ama içimdeki sıkıntıyı göstermemek -ya da az göstermek- dışında bir etkisi de olmuyor ne yazık ki.. Birikiyor aklımda onlarca şey, yanlış yerde yanlış zamanda yanlış kişilere patlamaktan korkarak bir günü daha atlattığımı düşünüyorum...