Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2013 Salı

Rutinden kaçış..

  İnsan yollara düşmeli kimi zaman, sonunun nereye varacağını kestiremediği, kestiremeyeceği yollara… Kendi çizdiği planın dışına çıkıp, hayatın ona çizdiği plana ayak uydurabilmeyi denemeli hiç olmazsa… Bir parça teslimiyet belki kadere…
  Bugün gitmedi ayaklarım eve, karşı koydum günlük rutinime, İstanbul ile hasret gidermeye kaçtım. Tek başınalığıma savurduğum küfürler eşiliğinde arşınladım yolları.Ortaköy’de o ışıltısına vurgun olduğum Boğaz’ın altında buldum kendimi. Kulağıma sevdiğim müzikleri taktım, Boğaz’ın derinliklerinde huzurumu, mutluluğumu aradım… Yürüdüğüm yolların her birindeki anılarım sırayla ziyaret etti beynimi film şeridi gibi… Acısıyla, tatlısıyla yüzleştim her biriyle. Şu anki hüznümün faturasını kesemedim onlara, dürüst olmalıydım çünkü kendime… Sorunumun insanlara güvenmek değil, onlara güvenirken bağlanmak olduğunu fark ettim. Acı çektiren şeyin kırılan güvenden değil, eşit derecede bağlanılmamanın yarattığı gurur kırgınlığından olduğunu anladım. Ancak ne yazık ki, bu sorunu çözebilmiş olmam, çözümünü kolaylaştırmak gibi bir misyon üstlenemedi…
  Yapım gereği fiziksel yakınlaşmayı ihtiyaç görüp, zorunlu bulan biriyim ve gerek arkadaşlıklarımda, gerek sevgililerimle olan ilişkilerimde bu durum önemli bir yer kaplamıştır. Bir insana rahatça sarılıp ağlayamıyorsam mesela, o kişiyle ilişkimde hep bir şeyler eksik olmuştur. 23 yıldan sonra bunu değiştirmemi gerektirebilecek, en azından bunu değiştirmek istememe neden olabilecek bir farkındalık yaşamak, takdir edersiniz ki, kolay kaldırılabilir bir durum değil.
Kendime yeni bir işletim sistemi yüklemem lazımmış da, yeni sistem donanımıma uymayacak, tonlarca bugla dolu olduğumdan daha beter edecek beni gibi bir hissiyata kapılıyorum… Bu kez korkutmayı başarıyor beni yenilik… Tamamen çökene kadar ruhum erteliyorum yeni beni; kırılgan, yalnız, belki biraz mutsuz halimle devam etmeye karar veriyorum İstanbul’dan çaldığım “Oluruna bırak.” ilhamıyla…


10 Ağustos 2013 Cumartesi

4S Kuralı - Seni Seveni, Sen de Sev

Azrail'in ziyaretlerine karşı duyduğum nefret ve öfkenin, kendi canım için korkulara dönüştüğü bugünlerde izlediğim bir dizide kanser hastası eşinin davranışlarındaki değişimi fark eden ve hayalkırıklığı yaşayan karakterlerle karşılaştım. Yaşadıkları hayalkırıklığı hasta kişinin, kendini onlardan soyutlamak isteğine anlam veremeyişleri nedeniyleydi. Oysa düşününce oldukça naif bir istek gözüme çarpıyor. Elinden birşey gelmeyen insan yığınına bu süreçte acı çektirmektense, onların hayatından normal bir şekilde çıkıp, öylece hatırlanmak istiyorlar. Hastalıkla olan hesaplaşmayı kendi dertleri, kendi savaşları olarak görüp, kimsenin Tanrı'yla olan inatlaşmalarına veya Tanrı'ya sitemle karışık teslimiyetlerine karışmasını istemiyorlar.
Herşey gibi bu konuda da bıçağın iki yüzü var. Değişkeni bol olan bu denklemde benim şu durumda önemsediğim değişken yanında insan olmasını isteyenler ile ilgili kısım... Tabii ki konuyu irdelerken tamamen kendi bakış açımla, kendi durumumla kuracağım bağın üzerinden gideceğim.
    Canını emanet edebileceği hissini sağlayan birileri olması önemli bir ihtiyaç insan için çoğu zaman farkında olmasa da... Hiçbir aile bağı olmayan, insanlara olan güveni hiçbir dostuna tam olarak güvenmeyecek derecede yıkılmış biri ne yapar böyle bir anda? Eşi/sevgilisi yoksa, dostları varla yok arasıysa, ailesi zaten hayatta değilse herhangi bir hastalık halinde ne hale gelir psikolojileri? Sanırım öyle bir durum insanın, tüm yukarıda bahsi geçen örnek kişilerin sergilediği naiflikten uzaklaşarak tam bir bencilliğe bürünür ve yoldaş arar insan kendine. Belki o dizilerdeki örnek karakterler için de yaratılan naifliğin etken maddesi budur; aslında isterlerse birinin onlara seve seve destek olacağına duyulan güven. 
    Bu nedenle belki çocukça gelecek ama "Seni Seveni, Sen de Sev" ey insanoğlu. Tek başına ayakta durabilmek güzel olsa da, ayağı kaydığında el uzatacak en az bir insanın varlığını bilmek daha güzel. 

8 Ağustos 2013 Perşembe

Özlenen Heyecan

    Aylar var ki kendini bilmez bir duygusuzluğa gömülmüşlük hakimdi bünyeye. Değişecek ruh halini, damarlara dolacak adrenalini hevesle bekleyen bir benlik vardı bir yanda, diğer yanda ise bu heyecanın yol açabileceği sorunları bildiğinden risk almak istemeyen bencilliğe yenilmiş ruh hali. Benim pek etkili varlık gösteremediğim sürecin galibi adrenalin meraklısı benliğim oldu bugünlerde.
    Epey uzun bir süredir, kendisini beklediğim heyecanın damarlarıma karışmasıyla kendimi bir açmazda buldum yine. Özlediğim, yolunu gözlediğim doğru ama yine bilindik hikayenin yaşanması, tüm kanın vücudumdan çekilmesi, benliğin tamamen karanlık bir havuzda boğulması gibi olasılıkların gün yüzüne çıkmasıyla bir an duraksayıp, korkularımla yüzleştim. Belki bir daha bu heyecanın beni ziyaret etmeyeceğine olan geçmiş inançlarımın da etkisiyle, bir boşvermişlik haline girdim, ne kadar kötü olursa olsun, bu heyecanın tadını çıkartmak istediğimi fark ettim.
    Tüm bu sürecin başında, yaptığım birkaç hatanın bu adrenalin pompasına zarar vermemesini umarak, keyif, mutluluk, huzur atmosferinde kısa hasta nefesler almak yerine, derin sağlam nefesler almama yol açmasını istiyorum bu heyecanın. Çünkü özlemişim kendisini, yıllardır verdiği tüm ağrılara rağmen güzel bir eşlikçiydi hayatıma. Hoşdöndün sevgili adrenalinim...

17 Haziran 2013 Pazartesi

Sevgi ve Fedakarlık Ülkesi'nden bildirim

   Çok fazla sözüm yok bugün söyleyecek, bir süredir içimde tuttuğum bir yığın söz olmasına rağmen... Bir kadın dostumun büyük bir güven kaybı yaşadığına tanıklık ettim bugün, insanlara özellikle de erkeklere... Dönüp kendime baktım, bu yoldan tam bir yıl önce geçtiğimi gördüm. Çaresizliğin kucağına düşmüş bir dosta yardım eli uzatamamanın imkansızlığının verdiği hüzünü, acıyı tattım dün gece. 

   Uzun bir süredir kendimi sorgulama seanslarım vardı, 3 haftadır ara vermiştim büyük bir çözülüş sayesinde, bugün tekrar analize oturdum kendimi. "Güven"in nasıl paramparça olduğu, insanlara nasıl güven şansı verecek kadar aptalca tavırlarım olduğu aslında içimde kalmayan güvene rağmen en çok düşündüklerim idi.. Bir de kendimin ne kadar güvenilir olduğu tabii tepkilerimle, düşüncelerimle, davranışlarımla... 

   Bazı zamanlar oluyor, umursanmıyor olmanın verdiği acı öyle fena yapıyor ki, sırf ruhumu da değil, bedenimi de yoruyor sıkıntısı. İnsanlara yük olmama, aksine onların varsa yüklerini azaltma çabamın altında kendimi öyle eziyorum ki kimi zaman, kendime kızabiliyorum. Mizacın bu diyeceksiniz, inkar edemeyeceğim. Biri gerçekten çok ihtiyacım olduğu anlarda beni dinler bir şekilde, sağlarım bunu; ancak bir yanım yalnızca gerçekten dinleyen, ilgilenen kişilerin içten soruları gelmedikçe kendini dinletmek istemiyor, bir nevi dinletmemek için direniyor... 

   Kendimi değersiz hissettiren, çocuk gibi kandırmaya çalışan, yokluğumu umursamadığını göstermekle dahi uğraşmayan insanlarım arasında kimi zaman moralim bozulduğunda dilime bu şarkı dolanıverir ve lise yıllarında ilk dinlediğim günden beri etrafımı çevreleyen hüzün kaplar dört bir yanımı:


     Şimdi yine kendimi hüzüne teslim ederken yineleyeceğim kendimi bu güven konusunda; suistimal etmemeli size duyulan güvenleri yer zaman ayırt etmeksizin, size sırtını dayayanlara gerçekten destek olmak istemiyorsanız yol vermeli, destek olmak isteyip de başaramıyorsunuz bunu ifade etmeli ama kullanmamalı kimseyi... Unutulacaksa, silinecekse her şey bir anda, sevilmiyorsa karşıdaki, gücendirmemeli kimseyi... Yakıp yıkıp talan edip, arkada bir enkaz bırakmamalı...

Sevgi ve fedakarlıklar ülkesinden
Ceyda

17 Mart 2013 Pazar

Ayrılmayan Yolların Formülünü Buldum mu Acaba?

   Yıllardır çok insan gelip geçti hayatımdan, bir kısmının hiç yanımdan eksilmeyeceğini düşünerek, buna inanarak geçirdim hatta ömrümü... Sonraları gördüm ki, kalıcılık diye bir şey insan ilişkilerinde pek de göründüğü gibi mümkün değilmiş. Bitmez denen her şey, bir gün en nihayetinde bitmeye mahkummuş...

   Çok büyük güven aşamaları kat ederek hayatımıza aldığımız onlarca insanın gidişiyle yaşanan yıkımlar, bir sonraki bağlar için ders olması gerekirken, aslında daha çok güvenmeye ve sonunda da daha büyük hayal kırıklığına yol açmaktan başka bir şeye sebep olmuyormuş. Her bir hayal kırıklığı da, daha büyük bir acı içerirken, aslında daha da büyük olacak bir sonraki acıya hazırlıyormuş bünyeyi.
   Geçtiğimiz günlerde çok çok kıymet vermiş olduğum bir insanı anarken farkına vardım bazı değişimlerin ve hayal kırıklıklarının. Sanki her an yanımda olacakmış gibi ona güvenmiş olduğum anlar, yanında huzuru bulduğum tüm anlar, kavga edip bağırıştıktan sonra yine birbirimize sarılıp ağlayışımız... Hepsi tarihe karışmış artık ne yazık ki... 9 sene süren dostluktan geriye ne kaldı diye sormaya korkuyorum bazen, anılar dışında cevap alamazsam diye... Hayatımda bir dönüş noktasını yaşamaya başladığım andan itibaren yavaş yavaş elimden yittiğini gördüğüm dostluk, ikinci bir dönüş noktasıyla paramparça oldu. Her bir görüştüğümüz günde ise ağızlardan çıkan, bazen de çıkmayan sözlerle daha yıkılıyor. Bunca yıllık sınırsız dürüstlüğe alışan dostluğun bünyesinin yapamadığı tek şey ise, bu yıkımı dillendirmek...

   İnsan böyle hayal kırıklıklarıyla beynini besledikçe, daha kötü ne olabilir diye düşünmeye başlıyor elbette... İnsanlardan soğuma, güvenememe, güvendiğinde de kartlar %100 açık oynayarak daha savunmasız hale gelmek gibi yan etkiler görülüyor bende genelde. Başkalarında ne şekilde ortaya çıkar yan etkiler, bilemiyorum. İşin açıkçası, bilmek istediğimden de şüpheliyim, çünkü bu tekrar güven temelli bir ilişki kurmaya dayanıyor. Bu nedenle insanların bana güvenmesinden korkuyorum, eşit derecede güvenemezsem onlara, bu kez beni güvenilmez olmakla suçlayacakları korkusu var çünkü içimde.
 
   Gelelim ayrılmayan yolların formülüne, değil mi? Bütün bu yazıyı okuyup hala buna inanıyorsanız, tebrikler, iflah olmaz bir iyimsersiniz demektir. Bir formül söylemek gerekirse, illa ki yollar ayrılmasın diyorsanız ve bunun için gerekli fedakarlığı göze alıyorsanız (sabır, alttan alma vb.), en önemlisi mesafe olmasın arada çok, atalarımıza güvenin biraz, gözden ırak olan belki 2-3 yılda hala gönülde olur ama, bir yerden sonra ıraklaşıyor gönül de... Dürüstlük bir de, anlatılarınız belki bazen eksik olabilir (gereksiz şeyleri atlamak tabi bu) ama yalan olmasın... Nasılsın sorusuna bile iyi olmadığınız halde iyiyim demek öyle yıpratıcı ki, ister istemez ilişkinin temellerinde ufak şiddette bir deprem yaratır... Benim inandığım formüller bunlar. Sizin de varsa böyle bir formülünüz, bence dediğimi yapıp, yaptığımı yapmayın ve kendinize saklayın :)

12 Mart 2013 Salı

Bir Başka İstanbul

Oturdum başka bir İstanbul düşündüm
Daha çok sen olan daha bir seninle
Yeşili daha yeşil, mavisi daha mavi
O, herşeyi daha güzel yapan ellerinle

Sildim bütün yıldızları gökyüzünden
Yerine gözlerini koydum, gözlerini
Serdim saçlarını üstüne İstanbul’un
Dudaklarının rengine boyadım heryerini

Şimdi İstanbul aydınlık, öyle pırıl pırıl
Estirdiğim senin kokundur denizlerden
Senin güzelliğinle süsledim bahçeleri

Seni İstanbul yaptım, İstanbul’u sen
Her sokağına şiirini yazdım satır satır
Şimdi bütün semtleri bu şehrin seni anlatır...



Ümit Yaşar OĞUZCAN

14 Şubat 2013 Perşembe

En Nahoş Sözcük: Hoşçakal

   Veda konuşmaları ömrüm boyunca en zorlandığım konuşmalar olmuştur, genelde gözyaşlarımı bu anlarda tutamamakla ünlüyümdür hatta. Alıştım mı bir insana, bastım mı bağrıma bir kere, dilim damağım yapışır birbirine, geveze çenem açılmayı bilmez, kilitlenir kalırım o anlarda.
   Bu hafta tam da bu yüzden sancılıydı benim için. Hepi topu bir hafta benim evimde yaşayan bir turist kızcağızla olan sohbetimiz öylesine güzel, içten ve samimiydi ki, kendisini havaalanına yolcu ederken, hatta bundan bahsederken bile gözlerim dolu doluydu. “Hoşçakal” diyemedim ona birçokları gibi çevremdeki. Sonra canım ciğerim dediğim bir abimi Mısır’a yolcu ettim, arkasından el salladım. Gözlerim doldu, ağlamadım, görüşeceğimize olan yüksek bir inançla gönderdim onu da. Ama bir veda vardı ki, hayatımda bir sayfayı kapattım o veda ile, tertemiz, huzurlu bir “Hoşçakal”dı bu. Biraz öfke, biraz kırgınlık vardı içerisinde anıların hatrına, ama gitmek lazım bazen, veyahut gitmeyi seçeni tamamen özgür kılmak kendimizden. Ben özgür kıldım o ruhu benimkinden, gitmesini istedim benden uzaklara, zaten sahip olmak istediği bensizliği ona hediye ettim.
   Şimdi aklımda bu vedaya uygun bir Nazım şiiri var:

SEN

En güzel günlerimin
Üç mel’un adamı var:
Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
En güzel günlerimin bu üç mel’un adamını
Yer yer tırnaklarımla kazıdım
Hatıralarımın camını...

En güzel günlerimin
Üç mel’un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
Biri ötekisi.
Düşmanımdır ikisi...
Sana gelince
Yazıyorsun,
Okuyorum.
Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
İnsanın

Bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
Ne yazık!
Ne kadar
Beraber geçmiş günlerimiz var;
Senin
Ve benim
En güzel günlerimiz...
Kalbimin kanıyla götüreceğim
Ebediyete
Ben o günleri..
Sana gelince, sen o günleri -
Kendi oğluyla yatan,
Kızlarının körpe etini satan
Bir ana gibi satıyorsun!.
Satıyorsun:
Günde on kaat,
Bir çift rugan pabuç,
Sıcak bir döşek
Ve üç yüz papellik rahat
İçin...

En güzel günlerimin
Üç mel'un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
Biri ötekisi...
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...

Sana gelince...
Ne ben Sezarım,
Ne de sen Brütüs’sün...
Ne ben sana kızarım
Ne de zatın zahmet edip bana küssün..
Artık seninle biz,
Düşman bile değiliz..

NAZIM HİKMET

2 Aralık 2012 Pazar

Yüzyıllık Yalnızlık'tan


Birisi, kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. O yüzden değil mi, içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmalarımız?

-Anlatsam mı, anlatmasam mı?
Kararsızlığımız?

-Bu sevgi beni acıtır mı?
Kuşkularımız?

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Tek yapmamız gereken; sevginin bize vadettiklerine güvenmeyi sürdürmek, ama kime ikinci defa güveneceğimizi de iyi seçmek.


Gabriel Garcia MARQUEZ - Yüzyıllık Yalnızlık

30 Kasım 2012 Cuma

Ölümcül Duyarsızlık


   Çok zamandır aklımı epey kurcalardı ölüm denen illet. Son zamanlarda bu konuda gerek konuşmamak, gerek (çok şükür) yakın çevremden birini kaybetmemiş olmak veya arkadaşlarımın da bir yakınlarını kaybetmiyor oluşu sanırım bir süredir engellemişti beni bu konudan. Bugün ofiste bulunmadığım bir dakika içerisinde sevdiğim bir arkadaşın, kuzeninin vefat haberi gelmiş tüm kat sakinlerinin kulağına. Bana ağlayanın kim olduğu sorulduğunda öğrendim ben de yaşanan hadiseyi. Durdum ve hiçbir şey demedim. Üzüldüm sadece bir an. Oldum olası yakını kaybeden birine ne diyeceğimi bilemezdim aslında, çünkü biliyorum ağzımdan çıkan hiçbir söz, karşımdaki insan için teselli veya güzel gelmeyecek, ya anlayışsız olacağım, ya da pollyanna.

   İşin daha kötüsü bu kez beynim "Ne var ki bunda? İnsanlar doğar, insanlar ölür." diye bir mesaj yolladı bir an bilincime. İşte o an kendime kızmakla acımak arasında bir noktaya gittim. Mezarlık yanından geçerken bile içi acıyan, filmlerde sevdiği karakter ölünce ağlayan, ama kendi babasının cenazesine gitmemiş, babası, dedesi, babaannesi ölünce ağlamamış bir insan olmaktan bir kez daha utandım. Bu duyarsızlık kendi gerçeğimden kaçışın bir simgesi miydi o an? Yoksa sadece ölümün hayatın gerçeği olduğunu mu kabul etmekti? İkincisi olduğunu hiç sanmıyorum nedense. Bağ kuramamışlıktı belki beni ağlamaz,duygusuz kılan zamanında, ama bu durum değil ölmesi, kılına zarar geldiğini bilsem ağlayacağım birkaç insan olduğunu değiştirmiyor...
   Belki ölüme duyarsızım, belki de insanlara, bilemiyorum. Belki hayata dönmemin yolu, o yıllardır kaçındığım, korktuğum mezarlığa girmekten geçiyordur. Belki de arkadaşımın kuzeninde olduğu gibi, genç yaşımda da ölebileceğimi kendime bir kez daha hatırlatıp, sevgilerimi söylemektir kurtuluşum. Aklıma bunu her düşündüğümde Behçet Necatigil'in 'Sevgilerde' şiiri geliyor:


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

   Çirkindir gerçekten dar vakitlerde sevgileri söylemek, ama ebediyete göç vakti geldiğinde sevdiğinizin, söylemediklerinizin yol açacağı can acısı, emin olun daha çirkindir. Geride kalanın sevildiğini bilmemesi de keza hoş değildir, hep merak içindedir ne kadar sevildim, sevildim mi diye... Babasıyla neredeyse anısı olmayan ve sevildiğini hiç bilmeyen bir ilk göz ağrısı olarak eminim bundan.

   Siz, siz olun, bırakın bilsin karşınızdaki değer verdiğinizi, en fazla gururunuza ufacık bir çentik yersiniz, içinizdeki keşkeleri süpürmenin o çentikten daha önemli olduğunu ilerde göreceksinizdir eminim. Bazen açık kelimelerle söylemeseniz bile, belli edin en azından onu düşündüğünüzü anlatan vurgularla, ona inandığınızı anlatan güven dolu sözlerle. Elbette karşınızdakinin bu cümleleri açıkça duyması kadar etkili olmaz çünkü her zaman imalarınızın karşınızda tam olarak kastettiğiniz anlamı oluşturup oluşturmadığını bilemezsiniz, ama en azından denemiş olursunuz...

27 Kasım 2012 Salı

Yılların Eskitemediği Bir Yazı...

"O’nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de. Daha önce aşık oldu, tekrar olabilir. Ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki? Tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olamayabilirsiniz. Ama şayet o seni güldürebiliyorsa, iki kez düşündürebiliyorsa -kabul edersin ki; insanlar hata yaparlar- onu seninle tutmaya çalış ve ona verebileceğin herşeyi ver. Seni günün her anında düşünmüyor olabilir ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir, kalbini. Yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma ve verebileceğinden fazlasını bekleme. Seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında fark etmesini sağla ve yokken özlediğini bil..."

-Bob Marley

25 Kasım 2012 Pazar

Hayata Anlam Katan Bir Adam

   Biraz geç kaleme alınan bir yazı bu, bir de yazılan kişi bunu muhtemelen asla okumayacak. Yine de söylemeli insan sevgilerini, değerlerini ki; sevildiğini bilmenin verdiği mutluluğa, huzura, doygunluğa ulaştırsın karşısındakini...
   Öyle bir adam oldu ki hayatımda, hiç bir şey beklemeden, en değerli hazinesini sundu bana: zamanını. Bu yüzdendir ki, her aklıma düştüğünde minnetle anarım kendisini. Rüyalarıma girdi kimi zaman nemli gözlerle yataktan sıçratarak... Bir kere el kaldırdı yalnızca, ki onda da ben kaşınmıştım zaten. Ayrı kalması üzdü, ulaşmaya çalışmanın verdiği stres eritti... Çok zaman sonra tekrar karşısında belirdiğimdeyse, hissettiğim hüzün elle tutulacak cinstendi.
   "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" cümlesine Hz.Ali'nin, ekleyebileceğim bir sürü şey var, ama kısaca sırf ben değil, dayım, dedem, ananem birleşip 40 yıl köle olsak, yine de hakkını ödeyemeyiz sevgili ilkokul öğretmenimin. Hani bazı insanlar vardır, hayatınıza sadece güzellikler katmak için girdiklerini hissedersiniz, benim ilkokul öğretmenim o adamlardan biriydi benim için. En kötü günüm olduğunu bile bilmediğim bir günde, elini sıkı sıkı tutmuş, sonraki 3,5 sene boyunca da, sol elinin küçük parmağını teneffüslerde bile rahat bırakmamıştım. "Kızım" demişti bana bir kez, belki öz babam söyleseydi bile bu kadar anlamlı olmazdı benim için o söz, sırf bu yüzden evden kaçıp onun evine eşyalarımı taşımayı düşündürdü benim çocuk aklıma..
   Yazmayı öğretti, okumayı aşka dönüştürdü. Sahneye çıkartıp roller verdi, hep yaşlı nineydim ama biliyordu ki ruhum da daha çocukken bile aslında yaşlanmıştı hızlıca hayatın birkaç oyunundan sonra... Matematik kafam olduğunu keşfedip, beni daha da iyi yapmaya ilk çabalayan o'ydu. İlk şiirimi de o yazdırdı, yıllar sonra kendine yazılacak şiirden habersizce üstelik... Beni dershanelere gönderen, sınavlara sokan, birinci olduğumda tebrik eden, bilgi yarışmalarında okul temsiline gönderip, başarısız olup onu utandırdığımı düşündüğümde bile gözyaşlarıma kucak açan o'ydu. İlk güvendiğim erkekti, son güvendiğim erkeği bile anlatabildiğim erkek oldu.
   Daha 1 ay bile olmadı ama yine özledim onu. Hele bir de dün öğretmenler günü olunca ve insan ilkokul arkadaşıyla buluşunca, kaçınılmaz oluyor özlem... Hücreleriniz sayıklamaya başlıyor bir anda çılgınca.... "Çok yaşa!" diyorsunuz böylesi sevdiğiniz o insana, "Çok yaşa Zeki Çelik" ve izin ver de "Ben de göreyim..."

18 Kasım 2012 Pazar

Hasret

Sabah olmayı bilmez yokluğunda geceler
Gönül sevişine hasret
Dilim adını söylemekten yorgun
Gözlerim bakışına hasret
Arar dururum sesini,nefesini her yerde
Kulaklarım selamına hasret
Mutlu olduğunu bilsem de uzaklarda
Ruhum yanında mutsuzluğa bile hasret

18.11.2012    05.00
Ceyda TOPUZ

Hani gecenin bir saati uyanıverirsiniz ansızın, aklınızda tek bir kelime yankılanmaktadır sıçrayarak uyandığınız uykudan yadigar... Bu gece öylesi bir geceydi benim için...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Self-construction

Geçen hafta çok kızdım kendime bir sürü farklı nedenle, en başta da nasıl olup da kendimi bu kadar ihmal edebildiğime... Hayallerimden uzaklaştım, kendime yabancılaştım, kendimi tanıyamaz, tanınamaz oldum. Durdum bir an ve düşündüm, hayatımın devam etmesini istiyorsam, ben bu halde kendimi sever miyim diye sormalıydım kendime ve aldığım cevap beni tatmin etmedi. Ben de hayatımda böylesi negatif birini istemezdim yanımda. Şu an kimsenin beni istemesinde gözüm yoksa da, bu gidişle istediğim zaman geldiğinde olamayacak da kimse. Bir pause tuşuna bastığımı fark ettim hayatımda ve kaldığım noktayı bulup devam etmek üzere sözleştim kendimle, derdim içimi kemirse de, ben bu derdi kimseyle paylaşamasam da... Çünkü biliyorum ki, hangi çukura ne şekilde düşersem düşeyim, yine tırnaklarımla kazıyarak, avuçlarımı kanatarak, dizlerimi yırtarak tek başıma çıkmak zorundayım. Hayatımın bir sürü evresinde yaptığım şekilde... Hatta insanlara neden güvenmekte zorlandığımı hatırladım bu vesileyle, acıyla.

En başında sorumluluklarımı daha fazla esnetmeden, yapılması gerekeni yapılması gereken yer ve zamanda bitirip, omzumdaki yükten kurtulmak konusunda daha kararlı ve istikrarlı bir duruş sergilemeliydim. Her ne kadar geçtiğimiz aylara göre çok daha yoğun bir şekilde aileme karşı olan asıl sorumluluğuma odaklanmışsam da, gelen mezuniyet hediyeleri vb artık bu dönemin hayatımda ciddi bir dönemeç olduğunu çarptı yüzüme. Bir basamağı atlamalıydım ki, öğrenmeye başladığım yabancı dili de daha baskın bir şekilde ilerleterek, hayalini kurduğuım şirketin kapısından içeri adımımı atabileyim. Kendi çabalarımla öğrenmeye başladığım dile, atlatmam gereken sınavlar bitene dek ara verdim ki tam anlamıyla odaklanabilip, en azından en alt seviyeden başlamak zorunda olmayayım seneye gideceğim kursta. Konserlere, alkole biraz ara vereyim ki, ehliyete bir an evvel kavuşayım ve bir de üstüne pasaportu da alarak karakoldaki işlemlerden yırtayım :) . Üniversitenin bana kattığı dostlara daha bir özen göstermeliyim, hem geri kazandığım bazı dostlar için, hem de temellerini yeni attıklarım için bir daha asla sınırsız güvenmeyeceksem de...


Elbette daha gencim ve düşlediğim herşeyi yapacak çok zamanım olacak önümde, ancak hayata sırf bir büyük acı yüzünden ara vermiş olmak istemiyorum. Üstelik bu acının tüm yıpranımını tek kişinin yaşıyor olması daha da incitici...
Hak ettiğim daha iyi yaşamı, evde oturup kafamı, beni üzenlere odaklamak yerine, beni mutlu edebilecek, beni geliştirebilecek eylemlere odaklayarak kendimden mutlu olmanın yolunu bulmak daha doğru bir yol olacaktır, eminim. Üstelik kendilerine fırsatlar yaratan ya da fırsat bulup biraz da çevresinin müdahaleleriyle (ki açıkçası her çeşit desteğimi esirgemediğim, kişilerin en az kendisi kadar yakaladıkları fırsatları kullanabilmeleri için uğraştığım insanlar oldu ve şu an o fırsatların keyfini sürüyorlar) bir şekilde hayatlarını benden daha keyifli yaşayan insanlardan daha az hakediyor değilim, yıllardır hayatımda ayakta durmak için gösterdiğim çabalarla. Zaman hakkımı isteme zamanı, bunun için de hak ettiğimi en başta kendime ve sonra çevreme kanıtlama zamanı...

Durum için güzel bir şarkı ekleyeyim size, House MD dizisinden, Christina Aguilera'nın muhteşem yorumundan Beautiful. Özellikle "We are the song inside the tune/Full of beautiful mistakes" dedikçe kalbime bıçak saplamaktadır.



7 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Gün Anlarsın


Uykuların kaçar geceleri, bir türlü sabah olmayı bilmez.
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya,
Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
Ne çarşaf halden anlar ne yastık.
Girmez pencerelerden beklediğin o aydınlık.
Onun unutamadığın hayali,
Sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine.
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu.
Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin.
Gün gelir de sesini bir kerecik duyabilmek için,
Vurursun başını soğuk taş duvarlara.
Büyür gitgide incinmişliğin kırılmışlığın.
Duyarsın,
Ta derinden acısını, çaresiz kalmışlığın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin.
Niçin yaratıldığını.
Bu iğrenç dünyaya neden geldiğini.
Uzun uzun seyredersin aynalarda güzelliğini.
Boşuna geçip giden günlerine yanarsın.
Dolar gözlerin, için burkulur.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın tadını sevilen dudakların.
Sevilen gözlerin erişilmezliğini.
O hiç beklenmeyen saat geldi mi?
Düşer saçların önüne, ama bembeyaz.
Uzanır, gökyüzüne ellerin.
Ama çaresiz,
Ama yorgun,
Ama bitkin.
Bir zaman geçmiş günlerin hayaline dalarsın.
Sonra dizilir birbiri ardına gerçekler, acı.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın hayal kurmayı;
Beklemeyi, ümit etmeyi.
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi.
Lanet edersin yaşadığına...
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın.
O zaman bir çiçek büyür kabrimde, kendiliğinden.
Seni sevdiğimi işte o gün anlarsın.


 Ümit Yaşar OĞUZCAN

 *Bugün Ümit Yaşar Oğuzcan günü ilan etmiştim sabahtan, neden bilmem aklıma ilk bu şiirini okumak düşmüştü. Tekrar hatırladım neden sevdiğimi bu şairi... Beni bana anlatıyor adam resmen..

5 Kasım 2012 Pazartesi

Çok Sevmek


Bizi kandıran o şarkılar, o mavi gece
O sıcaklığı beyaz ellerin, o ilk bakış
Sebepsizliğin sebep olduğu şafak vakti
O çok sevmek gecelerde o çaresiz aldanış.
Uzayan saçlar, alnında avuçlarımızın
İşte o, insanın bir yerde, aşka boyun eğmesi
Kırılmak, bölünmek, o hep bütünlenmek
O çok sevmek, tenin bir başka tene değmesi.
Yanmak mı o eski çağlarda yanmak
Kül olup savrulmak rüzgara karşı
İlk kesilmişliği mağrur ellerimizin
O çok sevmek, kanımızın o ilk akışı.
İşte pınarlar, testiler, ırmaklar, çeşmeler
Kanlı avuçlarla içmek aşkı kanmadan
O kıyılarımızdaki denizin ilk coşkunluğu
O çok sevmek büyütmek onu hep, orada o zaman

Kazımak ulu ağaç gövdelerine adımızı
Yazmak her şeyi bir bir kumların üstüne
O her işkenceye mahkum olmuşluğumuz
O çok sevmek, daha çok sevmek günden güne.

Öyle delicesine, öyle korkunç, öyle çılgın
O çok sevmek o yanardağ, o ateş, o yangın...


 Ümit Yaşar OĞUZCAN

Deli Olmak İşten Değil


Düşüncem var, dağlar kadar
Deli olmak işten değil
Bende kış, alemde bahar
Deli olmak işten değil

İşiten yok, ağla bağır
Tanrı dilsiz, alem sağır
Düşünceler öyle ağır
Deli olmak işten değil

Arzu, o bitmeyen yarış
Kara toprak sona varış
Ömür dediğin bir karış
Deli olmak işten değil

Sonsuzluğa giden gemi
Sürükler de düşüncemi
Vehim sarar her gecemi
Deli olmak işten değil

Karanlık mal oldu bana
Gerçek hayal oldu bana
Dostlar! bir hal oldu bana
Deli olmak işten değil.


 Ümit Yaşar OĞUZCAN

4 Kasım 2012 Pazar

Hayatı Iskalama Lüksün Yok - Mehmet Coşkundeniz


Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan “Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile karşılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.

Sen, “Ama senin için şunu yaptım” derken o, “şunu yapmadın” diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.

Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası….

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir. Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…

MEHMET COŞKUNDENİZ

17 Ekim 2012 Çarşamba

Sarmak, Sarmalanmak, Sarılmak...

Sarılmak... Ne kadar basit bir kelime ama ne kadar büyük anlamlar taşıyor tıpkı eylemin kendisi gibi. Kimilerince o kadar da abartılmaması gereken bişey olsa da sarılmak, benim için karşımdakini önemsediğimin, ona güvendiğimin göstergesi ve güven benim için hayatımın en olmazsa olmazlarından. Bu yüzden çok sevdiğim biri sarılmayı çok sevdiğimden yakındığında beni ne kadar üzdüğünü bilmiyordu çünkü anlamadığı şey sarılmayı değil, ona sarılmayı sevdiğimdi. Kimilerine göre sarılma isteğinin altında yatan sebep anne karnındaki yumuşaklığa ve sıcaklığı duyulan özlem, kimilerine göre duyguların sessiz hoparlörü gibi bir özelliğe sahip olması, kimilerine göre ise stres topu görevi görmesi sarılmanın. Beni ilgilendiren tek neden verdiği güven hissiyatı sarılmanın. Güvendiğim ve sevdiğim kişiye sıkıca sarıldığımda, aynı güveni ve sevgiyi görüyorsam, huzur buluyor ruhum, yenileniyorum, dinleniyorum, toparlanıyorum bir nevi. Yanında huzur bulduğum insan sayısının bir elin parmaklarına ulaşmadığı zamanlarda, varlığından mutlu olduğum birine doyasıya sarılmanın nesi yanlış olabilir ki?
 Gelip geçici insanlara gelip geçici heveslerle sarılmaktansa, sarıldığım tek bir kişiyi sonsuza dek bırakmamayı isterdim, tabi bırakılmamayı da. Başımı omzuna dayadığımda tattığım huzuru, sarıldığında bana göğsünde kalbinin sesini dinleyerek yaşadığım dinginliği, göğsüme yattığında onun da bana güvendiğini düşünüp hayata dair umutlarımı yeşerttiğim zamanları çok özledim.

Sarılmayı çok özledim.
O’na sarılmayı çok özledim.
O’nu çok ama çok özledim.


17.10.2012

25 Haziran 2012 Pazartesi

Öğrendim

Çıktığım adaletsiz yolları gördüm,
Eşitiz demekle eşit olunmadığını öğrendim..
Unutulur denmesiyle unutulmayacağı,
Alışırsın demekle alıştırılamayacağım gibi..
İlişkilerin her zaman işteş olmadığını öğrendim,
Aşkların her zaman karşılıklı olmadığını,
İnsanların aldıklarınca vermeye programlı olmadığını,
Bazı şeylerin zorlamakla olmadığını
Yaşayarak öğrendim.

Acıdan başka bir şey hissetmezken bile
Ayakta dik durup,
İnsanları başarılı bir şekilde kandırabildiğimi öğrendim,
Yalanların benim için zor olmadığını...
Mesafelerin fiziksel olanında
Ciddi yıkım pek görülmediğini,
Asıl sorunun
Duygusal mesafeler olduğunu öğrendim,
Bazen ne kadar uğraşsan da aşamazmışsın onları..

Her bir hayat dersini acıdan almayı öğrendim,
Mutluluktan kendime bir şey katamayacağımı...
Çektiğim acılara şükretmeyi de
İşte böyle zamanlarda öğrendim...


Ceyda TOPUZ
25.06.2012    02:15

28 Nisan 2012 Cumartesi

Buçukluk

Bazen kendimi bir Buçukluk gibi hissediyorum, hani şu Hobbit diye bildiğimiz Tolkien'den. Kendisi gibilerden oluşan ufacık bir toplulukta, bildiği tanıdığı dünyada mutlu... O dünyanın dışına adım attığında boyundan çok daha büyük yüklerin altına girebilen ve taşıyabilen de üstelik tek kelime etmeden... Pek çok kimsenin bilmediği, adını duysa bile inanmadığı ya da küçümseyip kaale almadığı... Onların dünyasına ait olmayan birkaç kaçığın yalnızca bilip de sevdiği... Sevdikleri, kaybetmek istemedikleri için elinden gelenden fazlasını yapmaktan çekinmeyen, kendisi gibi olmadıklarının farkında olmasına rağmen dış dünyaya safça güvenen ve bu güveni de genelde sömürülen...