Sorgulama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sorgulama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2013 Salı

Rutinden kaçış..

  İnsan yollara düşmeli kimi zaman, sonunun nereye varacağını kestiremediği, kestiremeyeceği yollara… Kendi çizdiği planın dışına çıkıp, hayatın ona çizdiği plana ayak uydurabilmeyi denemeli hiç olmazsa… Bir parça teslimiyet belki kadere…
  Bugün gitmedi ayaklarım eve, karşı koydum günlük rutinime, İstanbul ile hasret gidermeye kaçtım. Tek başınalığıma savurduğum küfürler eşiliğinde arşınladım yolları.Ortaköy’de o ışıltısına vurgun olduğum Boğaz’ın altında buldum kendimi. Kulağıma sevdiğim müzikleri taktım, Boğaz’ın derinliklerinde huzurumu, mutluluğumu aradım… Yürüdüğüm yolların her birindeki anılarım sırayla ziyaret etti beynimi film şeridi gibi… Acısıyla, tatlısıyla yüzleştim her biriyle. Şu anki hüznümün faturasını kesemedim onlara, dürüst olmalıydım çünkü kendime… Sorunumun insanlara güvenmek değil, onlara güvenirken bağlanmak olduğunu fark ettim. Acı çektiren şeyin kırılan güvenden değil, eşit derecede bağlanılmamanın yarattığı gurur kırgınlığından olduğunu anladım. Ancak ne yazık ki, bu sorunu çözebilmiş olmam, çözümünü kolaylaştırmak gibi bir misyon üstlenemedi…
  Yapım gereği fiziksel yakınlaşmayı ihtiyaç görüp, zorunlu bulan biriyim ve gerek arkadaşlıklarımda, gerek sevgililerimle olan ilişkilerimde bu durum önemli bir yer kaplamıştır. Bir insana rahatça sarılıp ağlayamıyorsam mesela, o kişiyle ilişkimde hep bir şeyler eksik olmuştur. 23 yıldan sonra bunu değiştirmemi gerektirebilecek, en azından bunu değiştirmek istememe neden olabilecek bir farkındalık yaşamak, takdir edersiniz ki, kolay kaldırılabilir bir durum değil.
Kendime yeni bir işletim sistemi yüklemem lazımmış da, yeni sistem donanımıma uymayacak, tonlarca bugla dolu olduğumdan daha beter edecek beni gibi bir hissiyata kapılıyorum… Bu kez korkutmayı başarıyor beni yenilik… Tamamen çökene kadar ruhum erteliyorum yeni beni; kırılgan, yalnız, belki biraz mutsuz halimle devam etmeye karar veriyorum İstanbul’dan çaldığım “Oluruna bırak.” ilhamıyla…


17 Haziran 2013 Pazartesi

Sevgi ve Fedakarlık Ülkesi'nden bildirim

   Çok fazla sözüm yok bugün söyleyecek, bir süredir içimde tuttuğum bir yığın söz olmasına rağmen... Bir kadın dostumun büyük bir güven kaybı yaşadığına tanıklık ettim bugün, insanlara özellikle de erkeklere... Dönüp kendime baktım, bu yoldan tam bir yıl önce geçtiğimi gördüm. Çaresizliğin kucağına düşmüş bir dosta yardım eli uzatamamanın imkansızlığının verdiği hüzünü, acıyı tattım dün gece. 

   Uzun bir süredir kendimi sorgulama seanslarım vardı, 3 haftadır ara vermiştim büyük bir çözülüş sayesinde, bugün tekrar analize oturdum kendimi. "Güven"in nasıl paramparça olduğu, insanlara nasıl güven şansı verecek kadar aptalca tavırlarım olduğu aslında içimde kalmayan güvene rağmen en çok düşündüklerim idi.. Bir de kendimin ne kadar güvenilir olduğu tabii tepkilerimle, düşüncelerimle, davranışlarımla... 

   Bazı zamanlar oluyor, umursanmıyor olmanın verdiği acı öyle fena yapıyor ki, sırf ruhumu da değil, bedenimi de yoruyor sıkıntısı. İnsanlara yük olmama, aksine onların varsa yüklerini azaltma çabamın altında kendimi öyle eziyorum ki kimi zaman, kendime kızabiliyorum. Mizacın bu diyeceksiniz, inkar edemeyeceğim. Biri gerçekten çok ihtiyacım olduğu anlarda beni dinler bir şekilde, sağlarım bunu; ancak bir yanım yalnızca gerçekten dinleyen, ilgilenen kişilerin içten soruları gelmedikçe kendini dinletmek istemiyor, bir nevi dinletmemek için direniyor... 

   Kendimi değersiz hissettiren, çocuk gibi kandırmaya çalışan, yokluğumu umursamadığını göstermekle dahi uğraşmayan insanlarım arasında kimi zaman moralim bozulduğunda dilime bu şarkı dolanıverir ve lise yıllarında ilk dinlediğim günden beri etrafımı çevreleyen hüzün kaplar dört bir yanımı:


     Şimdi yine kendimi hüzüne teslim ederken yineleyeceğim kendimi bu güven konusunda; suistimal etmemeli size duyulan güvenleri yer zaman ayırt etmeksizin, size sırtını dayayanlara gerçekten destek olmak istemiyorsanız yol vermeli, destek olmak isteyip de başaramıyorsunuz bunu ifade etmeli ama kullanmamalı kimseyi... Unutulacaksa, silinecekse her şey bir anda, sevilmiyorsa karşıdaki, gücendirmemeli kimseyi... Yakıp yıkıp talan edip, arkada bir enkaz bırakmamalı...

Sevgi ve fedakarlıklar ülkesinden
Ceyda

14 Şubat 2013 Perşembe

En Nahoş Sözcük: Hoşçakal

   Veda konuşmaları ömrüm boyunca en zorlandığım konuşmalar olmuştur, genelde gözyaşlarımı bu anlarda tutamamakla ünlüyümdür hatta. Alıştım mı bir insana, bastım mı bağrıma bir kere, dilim damağım yapışır birbirine, geveze çenem açılmayı bilmez, kilitlenir kalırım o anlarda.
   Bu hafta tam da bu yüzden sancılıydı benim için. Hepi topu bir hafta benim evimde yaşayan bir turist kızcağızla olan sohbetimiz öylesine güzel, içten ve samimiydi ki, kendisini havaalanına yolcu ederken, hatta bundan bahsederken bile gözlerim dolu doluydu. “Hoşçakal” diyemedim ona birçokları gibi çevremdeki. Sonra canım ciğerim dediğim bir abimi Mısır’a yolcu ettim, arkasından el salladım. Gözlerim doldu, ağlamadım, görüşeceğimize olan yüksek bir inançla gönderdim onu da. Ama bir veda vardı ki, hayatımda bir sayfayı kapattım o veda ile, tertemiz, huzurlu bir “Hoşçakal”dı bu. Biraz öfke, biraz kırgınlık vardı içerisinde anıların hatrına, ama gitmek lazım bazen, veyahut gitmeyi seçeni tamamen özgür kılmak kendimizden. Ben özgür kıldım o ruhu benimkinden, gitmesini istedim benden uzaklara, zaten sahip olmak istediği bensizliği ona hediye ettim.
   Şimdi aklımda bu vedaya uygun bir Nazım şiiri var:

SEN

En güzel günlerimin
Üç mel’un adamı var:
Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
En güzel günlerimin bu üç mel’un adamını
Yer yer tırnaklarımla kazıdım
Hatıralarımın camını...

En güzel günlerimin
Üç mel’un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
Biri ötekisi.
Düşmanımdır ikisi...
Sana gelince
Yazıyorsun,
Okuyorum.
Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
İnsanın

Bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
Ne yazık!
Ne kadar
Beraber geçmiş günlerimiz var;
Senin
Ve benim
En güzel günlerimiz...
Kalbimin kanıyla götüreceğim
Ebediyete
Ben o günleri..
Sana gelince, sen o günleri -
Kendi oğluyla yatan,
Kızlarının körpe etini satan
Bir ana gibi satıyorsun!.
Satıyorsun:
Günde on kaat,
Bir çift rugan pabuç,
Sıcak bir döşek
Ve üç yüz papellik rahat
İçin...

En güzel günlerimin
Üç mel'un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
Biri ötekisi...
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...

Sana gelince...
Ne ben Sezarım,
Ne de sen Brütüs’sün...
Ne ben sana kızarım
Ne de zatın zahmet edip bana küssün..
Artık seninle biz,
Düşman bile değiliz..

NAZIM HİKMET

30 Kasım 2012 Cuma

Ölümcül Duyarsızlık


   Çok zamandır aklımı epey kurcalardı ölüm denen illet. Son zamanlarda bu konuda gerek konuşmamak, gerek (çok şükür) yakın çevremden birini kaybetmemiş olmak veya arkadaşlarımın da bir yakınlarını kaybetmiyor oluşu sanırım bir süredir engellemişti beni bu konudan. Bugün ofiste bulunmadığım bir dakika içerisinde sevdiğim bir arkadaşın, kuzeninin vefat haberi gelmiş tüm kat sakinlerinin kulağına. Bana ağlayanın kim olduğu sorulduğunda öğrendim ben de yaşanan hadiseyi. Durdum ve hiçbir şey demedim. Üzüldüm sadece bir an. Oldum olası yakını kaybeden birine ne diyeceğimi bilemezdim aslında, çünkü biliyorum ağzımdan çıkan hiçbir söz, karşımdaki insan için teselli veya güzel gelmeyecek, ya anlayışsız olacağım, ya da pollyanna.

   İşin daha kötüsü bu kez beynim "Ne var ki bunda? İnsanlar doğar, insanlar ölür." diye bir mesaj yolladı bir an bilincime. İşte o an kendime kızmakla acımak arasında bir noktaya gittim. Mezarlık yanından geçerken bile içi acıyan, filmlerde sevdiği karakter ölünce ağlayan, ama kendi babasının cenazesine gitmemiş, babası, dedesi, babaannesi ölünce ağlamamış bir insan olmaktan bir kez daha utandım. Bu duyarsızlık kendi gerçeğimden kaçışın bir simgesi miydi o an? Yoksa sadece ölümün hayatın gerçeği olduğunu mu kabul etmekti? İkincisi olduğunu hiç sanmıyorum nedense. Bağ kuramamışlıktı belki beni ağlamaz,duygusuz kılan zamanında, ama bu durum değil ölmesi, kılına zarar geldiğini bilsem ağlayacağım birkaç insan olduğunu değiştirmiyor...
   Belki ölüme duyarsızım, belki de insanlara, bilemiyorum. Belki hayata dönmemin yolu, o yıllardır kaçındığım, korktuğum mezarlığa girmekten geçiyordur. Belki de arkadaşımın kuzeninde olduğu gibi, genç yaşımda da ölebileceğimi kendime bir kez daha hatırlatıp, sevgilerimi söylemektir kurtuluşum. Aklıma bunu her düşündüğümde Behçet Necatigil'in 'Sevgilerde' şiiri geliyor:


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

   Çirkindir gerçekten dar vakitlerde sevgileri söylemek, ama ebediyete göç vakti geldiğinde sevdiğinizin, söylemediklerinizin yol açacağı can acısı, emin olun daha çirkindir. Geride kalanın sevildiğini bilmemesi de keza hoş değildir, hep merak içindedir ne kadar sevildim, sevildim mi diye... Babasıyla neredeyse anısı olmayan ve sevildiğini hiç bilmeyen bir ilk göz ağrısı olarak eminim bundan.

   Siz, siz olun, bırakın bilsin karşınızdaki değer verdiğinizi, en fazla gururunuza ufacık bir çentik yersiniz, içinizdeki keşkeleri süpürmenin o çentikten daha önemli olduğunu ilerde göreceksinizdir eminim. Bazen açık kelimelerle söylemeseniz bile, belli edin en azından onu düşündüğünüzü anlatan vurgularla, ona inandığınızı anlatan güven dolu sözlerle. Elbette karşınızdakinin bu cümleleri açıkça duyması kadar etkili olmaz çünkü her zaman imalarınızın karşınızda tam olarak kastettiğiniz anlamı oluşturup oluşturmadığını bilemezsiniz, ama en azından denemiş olursunuz...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Self-construction

Geçen hafta çok kızdım kendime bir sürü farklı nedenle, en başta da nasıl olup da kendimi bu kadar ihmal edebildiğime... Hayallerimden uzaklaştım, kendime yabancılaştım, kendimi tanıyamaz, tanınamaz oldum. Durdum bir an ve düşündüm, hayatımın devam etmesini istiyorsam, ben bu halde kendimi sever miyim diye sormalıydım kendime ve aldığım cevap beni tatmin etmedi. Ben de hayatımda böylesi negatif birini istemezdim yanımda. Şu an kimsenin beni istemesinde gözüm yoksa da, bu gidişle istediğim zaman geldiğinde olamayacak da kimse. Bir pause tuşuna bastığımı fark ettim hayatımda ve kaldığım noktayı bulup devam etmek üzere sözleştim kendimle, derdim içimi kemirse de, ben bu derdi kimseyle paylaşamasam da... Çünkü biliyorum ki, hangi çukura ne şekilde düşersem düşeyim, yine tırnaklarımla kazıyarak, avuçlarımı kanatarak, dizlerimi yırtarak tek başıma çıkmak zorundayım. Hayatımın bir sürü evresinde yaptığım şekilde... Hatta insanlara neden güvenmekte zorlandığımı hatırladım bu vesileyle, acıyla.

En başında sorumluluklarımı daha fazla esnetmeden, yapılması gerekeni yapılması gereken yer ve zamanda bitirip, omzumdaki yükten kurtulmak konusunda daha kararlı ve istikrarlı bir duruş sergilemeliydim. Her ne kadar geçtiğimiz aylara göre çok daha yoğun bir şekilde aileme karşı olan asıl sorumluluğuma odaklanmışsam da, gelen mezuniyet hediyeleri vb artık bu dönemin hayatımda ciddi bir dönemeç olduğunu çarptı yüzüme. Bir basamağı atlamalıydım ki, öğrenmeye başladığım yabancı dili de daha baskın bir şekilde ilerleterek, hayalini kurduğuım şirketin kapısından içeri adımımı atabileyim. Kendi çabalarımla öğrenmeye başladığım dile, atlatmam gereken sınavlar bitene dek ara verdim ki tam anlamıyla odaklanabilip, en azından en alt seviyeden başlamak zorunda olmayayım seneye gideceğim kursta. Konserlere, alkole biraz ara vereyim ki, ehliyete bir an evvel kavuşayım ve bir de üstüne pasaportu da alarak karakoldaki işlemlerden yırtayım :) . Üniversitenin bana kattığı dostlara daha bir özen göstermeliyim, hem geri kazandığım bazı dostlar için, hem de temellerini yeni attıklarım için bir daha asla sınırsız güvenmeyeceksem de...


Elbette daha gencim ve düşlediğim herşeyi yapacak çok zamanım olacak önümde, ancak hayata sırf bir büyük acı yüzünden ara vermiş olmak istemiyorum. Üstelik bu acının tüm yıpranımını tek kişinin yaşıyor olması daha da incitici...
Hak ettiğim daha iyi yaşamı, evde oturup kafamı, beni üzenlere odaklamak yerine, beni mutlu edebilecek, beni geliştirebilecek eylemlere odaklayarak kendimden mutlu olmanın yolunu bulmak daha doğru bir yol olacaktır, eminim. Üstelik kendilerine fırsatlar yaratan ya da fırsat bulup biraz da çevresinin müdahaleleriyle (ki açıkçası her çeşit desteğimi esirgemediğim, kişilerin en az kendisi kadar yakaladıkları fırsatları kullanabilmeleri için uğraştığım insanlar oldu ve şu an o fırsatların keyfini sürüyorlar) bir şekilde hayatlarını benden daha keyifli yaşayan insanlardan daha az hakediyor değilim, yıllardır hayatımda ayakta durmak için gösterdiğim çabalarla. Zaman hakkımı isteme zamanı, bunun için de hak ettiğimi en başta kendime ve sonra çevreme kanıtlama zamanı...

Durum için güzel bir şarkı ekleyeyim size, House MD dizisinden, Christina Aguilera'nın muhteşem yorumundan Beautiful. Özellikle "We are the song inside the tune/Full of beautiful mistakes" dedikçe kalbime bıçak saplamaktadır.



8 Kasım 2012 Perşembe

Bakmak vs. Görmek

   Bakmak aramak, görmek ise bulmak gibidir çoğu zaman. Gördükleriniz, bakışlarınızın seçtiği gerçekliklerden bilincinize atabildiklerinizdir. Bazen tek bir kelimedir aradığınız yüzlerce kelimelik metinlerin içerisinde ve görürsünüz de kelimenizi ama başını sonunu bilinçle görmeden, yalnızca bakarak. Cımbızlamanızı sağlar bir nevi, işinize yarayacağını sandığınızı şeylere bakmak. Gördükleriniz hep daha azdır baktıklarınızdan, ama hiç mi hiç takılmazsınız buna, sallar geçersiniz..
   Aradığınızı bulmak için, günlerce haftalarca didik didik edersiniz, incik cincik edersiniz aradığınız yerleri... Gördüğünüz bazen bir seraptır, ama kimse ilk bakışta serabı tanıyamaz ya, siz de tanıyamazsınız. Doğru olduğuna inanıp inanmama kararsızlığı yaşarsınız... Biraz şekli bozulmuş bir cismi, kendi kafanıza göre yontarsınız, o çılgınca bulma telaşıyla. Yıkıp, dökersiniz ortalığı, bilerek ve isteyerek. Rutine bağlasa bile aramanız, sizin için o tek seferlik, tek bir eylem oluverir, günler boyunca ısrarla aradım demek yerine aradım dersiniz sanki tüm o günleri yok sayarcasına. Siz ister sayın, ister saymayın, bir an açıp baktım, gördüm ve kapattım bile deseniz, geçen takvim yaprakları gerçektir, sizin diliniz söylemeye varmasa da, her gününüzü o şeyleri aramakla geçirdiğiniz gerçeği değişmez.
   Bulduğunuzda bile sonu gelmez, rutininiz olmuştur artık. Çok bakmış, gördüğünüzü sanmış, ama asla gerçekliğe ulaşamamışsınızdır, tıpkı Titanic buzdağına çarpmadan önce nasıl gerçek boyutu görülmemiş, sadece sezilmişse, yarattığınız dağınıklığın su yüzündeki kısmı işte öyle yanıltıcıdır. Ya denizin dibini boylarsınız ve ölüme mahkum edersiniz birçok masumu göremedikleriniz, doğru bakamadıklarınız yüzünden; ya da şanslı bir şekilde sağ çıkarsınız bu arbededen, ama yitik, mahzun, boynu bükük...
   Gerçekçi olmayı bilmek lazım işte böyle bişeylere bakarken. Hayatın bir film şeridi gibi gözünün önünden çıkarken de bakmak değil, görmelisiniz hatalarınızı siz de. Sadece görmek yetmek, kendinize ve çevrenize karşı dürüst olup yeri geldiğinde hatalarınız için özür dilemelisiniz bir de. Ben daha film şeridimi görmedim ama hatalarımı görmeye başladım yalnızca bakmanın ötesine geçebilip, çoğunu da itiraf ettim kendime. İnsanlara? Doğru yer ve doğru zamanı bekliyorum genelde. Aylar süren bir küslüğe son verdim mesela daha iki gün önce, eski bir dostla kucaklaştım doyasıya. Gaza gelip de 4 senelik dostluğa sırt çevirmiş olmanın acısı hiç dinmemişken, bu sarılış iyi geldi. Konuşabileceğim, dinlenebileceğim ve yaptıklarım, düşündüklerim için eleştirilmeyeceğim bir dostun dönüşüne şenlikler yarattım kafamda, yarın bir kahveyle kutlamalar gerçeğe dönecek. Dostluğa ara vermişiz gibi düşün dedi dönüş cümlesi olarak, böyle bir barışma cümlesine nasıl hayır denebilir ki, hele ki böylesi ihtiyaç anında...

5 Kasım 2012 Pazartesi

Deli Olmak İşten Değil


Düşüncem var, dağlar kadar
Deli olmak işten değil
Bende kış, alemde bahar
Deli olmak işten değil

İşiten yok, ağla bağır
Tanrı dilsiz, alem sağır
Düşünceler öyle ağır
Deli olmak işten değil

Arzu, o bitmeyen yarış
Kara toprak sona varış
Ömür dediğin bir karış
Deli olmak işten değil

Sonsuzluğa giden gemi
Sürükler de düşüncemi
Vehim sarar her gecemi
Deli olmak işten değil

Karanlık mal oldu bana
Gerçek hayal oldu bana
Dostlar! bir hal oldu bana
Deli olmak işten değil.


 Ümit Yaşar OĞUZCAN

2 Ekim 2011 Pazar

Aşka dair...

Aşk... 3 harften oluşan en anlamlı, en zahmetli, en harika kelime... En çok düşündüğümüz, en çok yaşadığımız, en çok konuştuğumuz 3 harf... İnsanları en çok eleştirdiğimiz, sıra bize geldiğindeyse çoğu zaman ne diyeceğimizi unutturan kelime...
          Ben sustum ve sıramı bekledim çoğu zaman... Sıramın gelemeyeceğine inandığım içindi belki sessizliğim, kim bilir? Konuşamadıkça düşündüm, enine boyuna, baştan aşağıya her şeyini düşündüm aşkın... Sahip olsam nasıl olurdudan başladım, nasıl aşık olabileceğimden çıktım. Nasıl bir insana aşık olabileceğim sorusunu hep muallakta bıraktım. Çok az kriterim olacağını hep bildim ve neler olduğunun da genelde farkındaydım. Başkalarının yorumlarınaysa çoğunlukla kulaklarımı tıkadım...
            Yakın zamanda ise bu yorumlardan birinin de etkisiyle tekrar sessiz düşüncelere daldım... Kimi zaman en sevdiklerimden bir kısmını eleştirdiğim yaş farkı konusu beni de vuracak diye korkmaya başladım çünkü... Hep derdim ki hayran olabildiğim bir adama aşık olabilirim olsa olsa diye, yakın zamanda ise gördüm ki hayranlığımı elde eden erkekler genelde olgun ve benden yaşça büyük... Hem de hatırı sayılır derecede yaş farklarından bahsediyorum...
Bana ne olduğunu, neden böyle olduğumu içimdeki bir ses haykırdıkça, daha da büyük bir suçluluk hissi kaplıyor içimi. Aslında benim suçum olmasa da, benden yaşça öylesi büyük insanlara olan hayranlıklarım çok çocukça geliyor, kısmen doğal olduğunu bilsem de... Yine de imkansızlıklarını hissetmek bazen kalbimde tarifsiz acılara yol açmıyor dersem yalan olur... Yine de kendimi engelleyemiyorum ve işin daha da kötüsü engellemeye çalışmayacağım da... Çünkü her ne kadar kabul etmek istemesem de benim yaşıtlarım arasından bir erkeğe hayranlık duyma olasılığım gerçekten düşük ve benden olgun olanların da ancak bir kısmı bana, kendimi hissetmeyi gerçekten istediğim gibi hissettirebilir.

02.10.2011

24 Aralık 2010 Cuma

Curiosita - Merak

"
Leonardo'yu (Da Vinci) motive eden şeyler neydi? Pulitzer ödülü sahibi Daniel Boorstin The Creators: A History of Heroes of The Imagination (Yaratıcılar: Hayalgücü Kahramanlarının Tarihi) adlı kitabında onların ne OLMADIĞINI anlatır. " Dante'den farklı olarak, bir kadına tutkusu olmadı. Giotto, Dante veya Brunelleschi'den farklı olarak insani sadakate sahip değilmiş gibi göründü. Kiliseye ve İsa'ya da bağlılığı yoktu. Medici'den, Sforza'lardan, Borgia'lardan veya Fransa krallarından-papalardan veya düşmanlarından sipariş kabul etti. Bir Chaucer veya bir Boccaccio'nun duygusal niteliklerine, bir Rabelias'ın pervasızlığına veya bir Michelangelo'nun dini tutkusuna sahip değildi. Leonardo'nun duygusallığı, pervasızlığı ve ihtirası bunlara değil sadece gerçeğin ve güzelliğin araştırılmasına yönelmişti. Freud'un belirttiği gibi: 'O ihtirasını meraka dönüştürmüştü.' "
... "


Bu cümleler Lenordo Da Vinci gibi düşünmek isimli bir kitaba ait.. 7 adımda deha olmanın yollarını verdiğini iddia ediyor kitap. Eh, Da Vinci gibi sistematik bir düşünmeye geçilebilirse, her insanın hayatında çok şeyi değiştirebileceğine inanıyorum, bu sistematik ile zeka birleşince -tabi sadece curiosita'dan bahsetmiyor kitap- neler yapılabileceğini hayal bile edemiyorum.
Tabi bu yazının amacı bu değil... Yazının amacı içimdeki 'Curiosita' ruhunu sorgulamak. Tüm maddeleri mümkün olduğunca tarafsız şekilde incelemek istiyorum.

Duygusal ilişki arayışı: Sanırım bu listedeki en az uyum gösterebildiğim özellik budur.. Dante'nin kadına tutkusu gibi, benim de aşkımı, ruh eşimi bulmaya olan tutkum elimi kolumu bağlayamaz diye düşünsem de, beni kafamda ya da bazı bakış açılarından değerlendirildiğinde toplumda da sınırlandırıyor istemeden de olsa.. Bunu aşmanın yolu var mı, hiç sanmıyorum.. Bir boşluk var çünkü ruhumda sadece ve sadece aşkın doldurabileceği.. Neyse, bunun da yeri değil..
İnsani sadakat: Bu ifadenin anlamlandırılışının bireysel olduğuna inandığımdan aklıma gelen ilk tanıma göre değerlendirme yapmalıyım bence.. İnsanlarla olan ilişkinin bağımlılık hali geliyor aklıma ilk olarak bu ifade üzerine.. Burada asıl önemli olan kelime "BAĞIMLILIK". x olamadan yaşayamam, y'siz ne yaparım gibi cümlelerle olan ilişkim sadece 2 kişi için var; Ceren ve Başak. Hayatımın en önemli, en zor, en çetrefilli yıllarımda herşeye rağmen yanımda olan ve hala yanımda olmaya devam eden bu iki insan, olmazsa olmazım.. Kaldı ki, yaşam koşulları bizi öyle bir sınıyor ki, her birimiz ayrı şehirlerdeyken bile, kopmak bir yana uzaklaştıkça yakınlaşan bir ilişki içindeyiz. Yani aslında onlarsız bir dünya hayal etmesem de, etmek istemesem de, dünyanın herhangi bir yerine gidip yerleşebilirim onlar dışındaki hayatımı geride bırakarak.. onlarla olan ilişkim de zaten kopacak değil, bir yolunu buluruz elbet isteyince.. Aile, okul, iş, para, tanıdık, tanımadık gibi diğer etmenlere olan bağlılığım ise koca bir SIFIR. Sevdiğim insanlar, sevdiğim şeyler var elbet, bolca, ama bağımlı değilim hiçbirine..
Dini bağlılık: En çok cümleyi bunun hakkında kurabilecek kadar dolu olsam da bu konuda kendi içimde, özet geçmem lazım gelir.. Yaratan bir güce inancım tam, ancak diğer konularda kafamda onlarca soru, onlarca düşünce, bana din diye dayatılan sistemin zorla kabul etmemi istediği ancak mantığımın almadığı öyle çok şey var ki, herhangi bir dine bağlı olmayı kabul edemiyorum. -Evet, çok kez duydum, din zaten mantığın almadığı durumları, olguları açıklar, ama o açıklamalar beni tatmin etmiyor işte bir türlü-
Rakibiyle, düşmanıyla olan ilişkiler: Bazen kendime lanet ediyorum bu konuda, çok netim çünkü. İkinci kez düşünmeye yer yok, tavırı bir kere koyduğum zaman geri almam nerdeyse imkansıza yakın. Eğer tavırı koymadıysam da, içimde sinsilik oluyor bu kez, zarar verme güdüsü-isteği. Tabi bunlar düşmanlar için. Rakipler için bu kadar acımasız veya sert değilim, ancak bel altı savaşan olursa silahlarımı kuşanırım. Onun dışında sessiz, sakin, elimden gelenin en iyisini yaparak sürdürürüm rekabetimi.
Pervasızlık: Sanırım kendime bundan uygun bir yakıştırma yapamazdım. Pervasızım, yok bir çekincem kimseden, ne hayatımı yaşarken, ne gülüp eğlenirken, ne de ağlarken.. Kaale almamak gibi değil ama bu dediğim, beni tanımayan insanlardan hiç çekinmem; tanıyanlarsa zaten rahat olduğumu az biraz bilirler, bilmeyenler de öğrenirler zaten..

Özdeğerlendirmem bu kadar.. Sonuç olarak, kendimi istediğim ölçüde geliştirmem için çok az engelim var önümde bence.. Duygusal ilişki arayışımda karşıma çıkacak insanın da benzer özelliklere sahip olması çok daha önemli tabi bu şartlar altında, böylece kendimi geliştirmeme ket vurulması olasılığı kalmasın masada.. Deha değilim henüz ama açık kapım var önümde, Michael J. Gelb'in andığı bu özelliklerin en çok gerektiği özellik; bitmek bilmeyen merakım yani "CURIOSITA"m =)