4 Aralık 2012 Salı

Arayış

   Bir omuz... Bir insanın tek ihtiyacının bu olması ne acıdır, nasıl acıtır, bilir misiniz? Merak etmeyin, hiç de iyi bir şey değil. Kalabalıkların içinde, milyonların arasına karışmış yaşamınızda, bir an gelir ve tek ihtiyacınız ön yargısız, eleştirmeyen, dinleyen, destek olan, düştüğünüz yerden sizi usulca kaldıran bir omuz olur ve bulamazsınız. Şu zamana dek güvendiğiniz bir çok omuz ya çürük çıkmıştır ya da şu an hala güveniyor olduklarınız o esnada uygun değildir.
   Hayatımda şu zamana dek başımı omzuna dayayıp güç aldığım, ağlayabildiğim insan sayısı inanın çok değildir. Bundan sonra da sayısında pek artış beklemiyorum açıkçası. 3 kadın, 5 erkeklerdi güvendiklerim. Son durumu rassal bir sırayla özetleyeyim:
1- Araya mesafelerin ve kırıcı bir sürü sözün girdiği, eleştirinin ve bazen küçümsemenin, anlayışsızlığın baş gösterdiği 10 yıldır hayatımda olan bir kadın... Artık kara gün dostluğundan, alışkanlık dostluğuna dönüşmüş galiba ilişkimiz...
2- 3 sene önce aşık olduğumu sandığım, çok güvendiğim ama hayata bakış açılarımız çok farklı olduğu için uzaklaştığımız, ancak zamanında omzunu çokça gözyaşlarımla ıslattığım bir adam... Konuşacak ortak bir hayatımız kalmadı, ortak fikirler yok bizi bağlayacak, hayatın akışında koptuk gittik bir şekilde...
3- Üniversiteye gelip abim olabilecek olmasına rağmen kardeşim gördüğüm bir erkek vardı, mesafeler girdi, kendi hayatlarımıza dalıp ihmal ettik birbirimizi, şimdiyse yalnızca hal hatır sormalık kaldık bir şekilde. Çok zor zamanlarda el verdiysek de birbirimize, yetmedi bugüne taşımaya bu dostluğu da...
4- 4 senelik inanılmaz bir samimiyete güvenip, ilişkimizi bir üst seviyeye taşıdık, ev arkadaşı olduk. İşler yolunda gitmedi, bir omuz daha yitip gitti...
5- İlkokula başladığımda anaokulunun etkisiyle hiç ağlamamıştım ailemden ayrılınca, bir de ilk günden itibaren öyle sevdim ki öğretmenimi, okul bitiyor diye her yaz ağlar olmuştum. 23 yaşındayım, hala hayatımın erkekleri kategorisindedir. Kucağına oturup, başımı omuzuna dayayıp ağlamanın verdiği huzuru bir daha hiç yaşamadım. Elbette şu anda aynı ilde bile olmadığım öğretmenimi arayabilecek değilim...
6- Dayımın nereden tanıştığını bile bilmediğim Barış abim... Çocuk aklımla evlenmeyi isteyecek kadar çok sevdiğim, kıymet verdiğim, ailemden daha önce gelen, ailemden bazı insanlardan daha çok beni önemseyen bir insan. Şu anda Mısır'da olduğu için yılda birkaç kez haberleşebildiğim, çocuklarının fotolarını gördükçe, özlemle dolan gözlerimden akan yaşları tutamadığım bir adam...
7- Üniversitenin bana kattığı mükemmel bir arkadaş, dost var hala zamanın veya mesafelerin henüz benden koparmadığı... Onunla ise hayatlarımızın yoğunluğunda yan yana gelmemiz çok zor oluyor, bir de tabi sesi biraz daha anlayışlı olmasına rağmen, gözümde onu yerleştirdiğim yer mantığın sesi olduğu için yanında ağlamayı çok sık beceremediğim bir kadın...
8- Bana aşkı tattırdığını düşündüğüm, ömrümde hiçbir insana duymadığım güveni duyup, omzunda aynı anda hem gülüp, hem ağladığım, her sırrımı, en büyük acılarımı paylaşıp kendimi emanet ettiğim bir adam... Şimdi görüşmediğim, görüşmek de istemediğim...

   Sonuç; dostları, arkadaşları bolca olan, ama bir omuzda ağlamaya ihtiyaç duyarken, değil omuz bulmak insanların yanında yüzüne mutluluk maskesi yerleştiren, içinde bir yerlerde depresyonun dibine vurmuş (hatta bazı çok dikkatli gözlemciler tarafından nasıl oluyorsa anlaşılabilen) bir çaresiz kadın... Daha fazla dik duramayan, destek de bulamayan, sevdiklerine gidip ilgi dilenmeyi de reddeden üstelik... Anlaşılmayı bekleyen doğru insanlar tarafından, gelmeyecek bir omuzu bekleyen inatla... Acı ama gerçek, önemsediği bir sürü insan varken, önemsenmeyen, umursanmayan, "çevresi oldukça geniş bir arkadaş yelpazesiyle kaplı ama bir o kadar da kalabalığın içinde yalnız kalmış biri" olmaya mahkum bir kadınım...

2 Aralık 2012 Pazar

Yüzyıllık Yalnızlık'tan


Birisi, kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. O yüzden değil mi, içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmalarımız?

-Anlatsam mı, anlatmasam mı?
Kararsızlığımız?

-Bu sevgi beni acıtır mı?
Kuşkularımız?

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Tek yapmamız gereken; sevginin bize vadettiklerine güvenmeyi sürdürmek, ama kime ikinci defa güveneceğimizi de iyi seçmek.


Gabriel Garcia MARQUEZ - Yüzyıllık Yalnızlık

30 Kasım 2012 Cuma

Ölümcül Duyarsızlık


   Çok zamandır aklımı epey kurcalardı ölüm denen illet. Son zamanlarda bu konuda gerek konuşmamak, gerek (çok şükür) yakın çevremden birini kaybetmemiş olmak veya arkadaşlarımın da bir yakınlarını kaybetmiyor oluşu sanırım bir süredir engellemişti beni bu konudan. Bugün ofiste bulunmadığım bir dakika içerisinde sevdiğim bir arkadaşın, kuzeninin vefat haberi gelmiş tüm kat sakinlerinin kulağına. Bana ağlayanın kim olduğu sorulduğunda öğrendim ben de yaşanan hadiseyi. Durdum ve hiçbir şey demedim. Üzüldüm sadece bir an. Oldum olası yakını kaybeden birine ne diyeceğimi bilemezdim aslında, çünkü biliyorum ağzımdan çıkan hiçbir söz, karşımdaki insan için teselli veya güzel gelmeyecek, ya anlayışsız olacağım, ya da pollyanna.

   İşin daha kötüsü bu kez beynim "Ne var ki bunda? İnsanlar doğar, insanlar ölür." diye bir mesaj yolladı bir an bilincime. İşte o an kendime kızmakla acımak arasında bir noktaya gittim. Mezarlık yanından geçerken bile içi acıyan, filmlerde sevdiği karakter ölünce ağlayan, ama kendi babasının cenazesine gitmemiş, babası, dedesi, babaannesi ölünce ağlamamış bir insan olmaktan bir kez daha utandım. Bu duyarsızlık kendi gerçeğimden kaçışın bir simgesi miydi o an? Yoksa sadece ölümün hayatın gerçeği olduğunu mu kabul etmekti? İkincisi olduğunu hiç sanmıyorum nedense. Bağ kuramamışlıktı belki beni ağlamaz,duygusuz kılan zamanında, ama bu durum değil ölmesi, kılına zarar geldiğini bilsem ağlayacağım birkaç insan olduğunu değiştirmiyor...
   Belki ölüme duyarsızım, belki de insanlara, bilemiyorum. Belki hayata dönmemin yolu, o yıllardır kaçındığım, korktuğum mezarlığa girmekten geçiyordur. Belki de arkadaşımın kuzeninde olduğu gibi, genç yaşımda da ölebileceğimi kendime bir kez daha hatırlatıp, sevgilerimi söylemektir kurtuluşum. Aklıma bunu her düşündüğümde Behçet Necatigil'in 'Sevgilerde' şiiri geliyor:


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

   Çirkindir gerçekten dar vakitlerde sevgileri söylemek, ama ebediyete göç vakti geldiğinde sevdiğinizin, söylemediklerinizin yol açacağı can acısı, emin olun daha çirkindir. Geride kalanın sevildiğini bilmemesi de keza hoş değildir, hep merak içindedir ne kadar sevildim, sevildim mi diye... Babasıyla neredeyse anısı olmayan ve sevildiğini hiç bilmeyen bir ilk göz ağrısı olarak eminim bundan.

   Siz, siz olun, bırakın bilsin karşınızdaki değer verdiğinizi, en fazla gururunuza ufacık bir çentik yersiniz, içinizdeki keşkeleri süpürmenin o çentikten daha önemli olduğunu ilerde göreceksinizdir eminim. Bazen açık kelimelerle söylemeseniz bile, belli edin en azından onu düşündüğünüzü anlatan vurgularla, ona inandığınızı anlatan güven dolu sözlerle. Elbette karşınızdakinin bu cümleleri açıkça duyması kadar etkili olmaz çünkü her zaman imalarınızın karşınızda tam olarak kastettiğiniz anlamı oluşturup oluşturmadığını bilemezsiniz, ama en azından denemiş olursunuz...

27 Kasım 2012 Salı

Yılların Eskitemediği Bir Yazı...

"O’nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de. Daha önce aşık oldu, tekrar olabilir. Ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki? Tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olamayabilirsiniz. Ama şayet o seni güldürebiliyorsa, iki kez düşündürebiliyorsa -kabul edersin ki; insanlar hata yaparlar- onu seninle tutmaya çalış ve ona verebileceğin herşeyi ver. Seni günün her anında düşünmüyor olabilir ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir, kalbini. Yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma ve verebileceğinden fazlasını bekleme. Seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında fark etmesini sağla ve yokken özlediğini bil..."

-Bob Marley

25 Kasım 2012 Pazar

Hayata Anlam Katan Bir Adam

   Biraz geç kaleme alınan bir yazı bu, bir de yazılan kişi bunu muhtemelen asla okumayacak. Yine de söylemeli insan sevgilerini, değerlerini ki; sevildiğini bilmenin verdiği mutluluğa, huzura, doygunluğa ulaştırsın karşısındakini...
   Öyle bir adam oldu ki hayatımda, hiç bir şey beklemeden, en değerli hazinesini sundu bana: zamanını. Bu yüzdendir ki, her aklıma düştüğünde minnetle anarım kendisini. Rüyalarıma girdi kimi zaman nemli gözlerle yataktan sıçratarak... Bir kere el kaldırdı yalnızca, ki onda da ben kaşınmıştım zaten. Ayrı kalması üzdü, ulaşmaya çalışmanın verdiği stres eritti... Çok zaman sonra tekrar karşısında belirdiğimdeyse, hissettiğim hüzün elle tutulacak cinstendi.
   "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" cümlesine Hz.Ali'nin, ekleyebileceğim bir sürü şey var, ama kısaca sırf ben değil, dayım, dedem, ananem birleşip 40 yıl köle olsak, yine de hakkını ödeyemeyiz sevgili ilkokul öğretmenimin. Hani bazı insanlar vardır, hayatınıza sadece güzellikler katmak için girdiklerini hissedersiniz, benim ilkokul öğretmenim o adamlardan biriydi benim için. En kötü günüm olduğunu bile bilmediğim bir günde, elini sıkı sıkı tutmuş, sonraki 3,5 sene boyunca da, sol elinin küçük parmağını teneffüslerde bile rahat bırakmamıştım. "Kızım" demişti bana bir kez, belki öz babam söyleseydi bile bu kadar anlamlı olmazdı benim için o söz, sırf bu yüzden evden kaçıp onun evine eşyalarımı taşımayı düşündürdü benim çocuk aklıma..
   Yazmayı öğretti, okumayı aşka dönüştürdü. Sahneye çıkartıp roller verdi, hep yaşlı nineydim ama biliyordu ki ruhum da daha çocukken bile aslında yaşlanmıştı hızlıca hayatın birkaç oyunundan sonra... Matematik kafam olduğunu keşfedip, beni daha da iyi yapmaya ilk çabalayan o'ydu. İlk şiirimi de o yazdırdı, yıllar sonra kendine yazılacak şiirden habersizce üstelik... Beni dershanelere gönderen, sınavlara sokan, birinci olduğumda tebrik eden, bilgi yarışmalarında okul temsiline gönderip, başarısız olup onu utandırdığımı düşündüğümde bile gözyaşlarıma kucak açan o'ydu. İlk güvendiğim erkekti, son güvendiğim erkeği bile anlatabildiğim erkek oldu.
   Daha 1 ay bile olmadı ama yine özledim onu. Hele bir de dün öğretmenler günü olunca ve insan ilkokul arkadaşıyla buluşunca, kaçınılmaz oluyor özlem... Hücreleriniz sayıklamaya başlıyor bir anda çılgınca.... "Çok yaşa!" diyorsunuz böylesi sevdiğiniz o insana, "Çok yaşa Zeki Çelik" ve izin ver de "Ben de göreyim..."

18 Kasım 2012 Pazar

Hasret

Sabah olmayı bilmez yokluğunda geceler
Gönül sevişine hasret
Dilim adını söylemekten yorgun
Gözlerim bakışına hasret
Arar dururum sesini,nefesini her yerde
Kulaklarım selamına hasret
Mutlu olduğunu bilsem de uzaklarda
Ruhum yanında mutsuzluğa bile hasret

18.11.2012    05.00
Ceyda TOPUZ

Hani gecenin bir saati uyanıverirsiniz ansızın, aklınızda tek bir kelime yankılanmaktadır sıçrayarak uyandığınız uykudan yadigar... Bu gece öylesi bir geceydi benim için...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Self-construction

Geçen hafta çok kızdım kendime bir sürü farklı nedenle, en başta da nasıl olup da kendimi bu kadar ihmal edebildiğime... Hayallerimden uzaklaştım, kendime yabancılaştım, kendimi tanıyamaz, tanınamaz oldum. Durdum bir an ve düşündüm, hayatımın devam etmesini istiyorsam, ben bu halde kendimi sever miyim diye sormalıydım kendime ve aldığım cevap beni tatmin etmedi. Ben de hayatımda böylesi negatif birini istemezdim yanımda. Şu an kimsenin beni istemesinde gözüm yoksa da, bu gidişle istediğim zaman geldiğinde olamayacak da kimse. Bir pause tuşuna bastığımı fark ettim hayatımda ve kaldığım noktayı bulup devam etmek üzere sözleştim kendimle, derdim içimi kemirse de, ben bu derdi kimseyle paylaşamasam da... Çünkü biliyorum ki, hangi çukura ne şekilde düşersem düşeyim, yine tırnaklarımla kazıyarak, avuçlarımı kanatarak, dizlerimi yırtarak tek başıma çıkmak zorundayım. Hayatımın bir sürü evresinde yaptığım şekilde... Hatta insanlara neden güvenmekte zorlandığımı hatırladım bu vesileyle, acıyla.

En başında sorumluluklarımı daha fazla esnetmeden, yapılması gerekeni yapılması gereken yer ve zamanda bitirip, omzumdaki yükten kurtulmak konusunda daha kararlı ve istikrarlı bir duruş sergilemeliydim. Her ne kadar geçtiğimiz aylara göre çok daha yoğun bir şekilde aileme karşı olan asıl sorumluluğuma odaklanmışsam da, gelen mezuniyet hediyeleri vb artık bu dönemin hayatımda ciddi bir dönemeç olduğunu çarptı yüzüme. Bir basamağı atlamalıydım ki, öğrenmeye başladığım yabancı dili de daha baskın bir şekilde ilerleterek, hayalini kurduğuım şirketin kapısından içeri adımımı atabileyim. Kendi çabalarımla öğrenmeye başladığım dile, atlatmam gereken sınavlar bitene dek ara verdim ki tam anlamıyla odaklanabilip, en azından en alt seviyeden başlamak zorunda olmayayım seneye gideceğim kursta. Konserlere, alkole biraz ara vereyim ki, ehliyete bir an evvel kavuşayım ve bir de üstüne pasaportu da alarak karakoldaki işlemlerden yırtayım :) . Üniversitenin bana kattığı dostlara daha bir özen göstermeliyim, hem geri kazandığım bazı dostlar için, hem de temellerini yeni attıklarım için bir daha asla sınırsız güvenmeyeceksem de...


Elbette daha gencim ve düşlediğim herşeyi yapacak çok zamanım olacak önümde, ancak hayata sırf bir büyük acı yüzünden ara vermiş olmak istemiyorum. Üstelik bu acının tüm yıpranımını tek kişinin yaşıyor olması daha da incitici...
Hak ettiğim daha iyi yaşamı, evde oturup kafamı, beni üzenlere odaklamak yerine, beni mutlu edebilecek, beni geliştirebilecek eylemlere odaklayarak kendimden mutlu olmanın yolunu bulmak daha doğru bir yol olacaktır, eminim. Üstelik kendilerine fırsatlar yaratan ya da fırsat bulup biraz da çevresinin müdahaleleriyle (ki açıkçası her çeşit desteğimi esirgemediğim, kişilerin en az kendisi kadar yakaladıkları fırsatları kullanabilmeleri için uğraştığım insanlar oldu ve şu an o fırsatların keyfini sürüyorlar) bir şekilde hayatlarını benden daha keyifli yaşayan insanlardan daha az hakediyor değilim, yıllardır hayatımda ayakta durmak için gösterdiğim çabalarla. Zaman hakkımı isteme zamanı, bunun için de hak ettiğimi en başta kendime ve sonra çevreme kanıtlama zamanı...

Durum için güzel bir şarkı ekleyeyim size, House MD dizisinden, Christina Aguilera'nın muhteşem yorumundan Beautiful. Özellikle "We are the song inside the tune/Full of beautiful mistakes" dedikçe kalbime bıçak saplamaktadır.