Bazı duygular vardır, anlaşılır sadece.
Sevenin sevdiğini bilmesi kadar, sevilen de anlar sevildiğini.
Sevgi her zaman belirli kelimelerle söylenmez.
Çoğu defa bir bakış yeter de artar bile...
Yeryüzünde hiç bir kuvvet insanoğlunu
Sevme hakkından alıkoyamaz.
Sevmek çoğu zaman var olmaktır.
Sonunda bizi yok olmaya götürse bile.
Ben şimdi varım ve seni sevmek hakkımı kullanıyorum.
Sen bile buna karşı koyamazsın.
Sana gelinceye kadar sonu gelmez bir arayıştı sevgilerim.
Bir zaman başkalarında aradım seni,
Başka yüzlerde, başka ellerde aradım.
Aldandım, fakat bir gün seni bulmak ümidimi kaybetmedim.
Nasıl olsa gelecektin bir gün
Ve işte geldin de!
Bana tatmadığım hüzünleri tattırmaya,
Bilmediğim kederleri öğretmeye geldin.
Acıdan yana ne kalmışsa yaşamadığım,
Hepsini bir bir sen yaşatacaksın bana.
Bir gün yaşamanın gereksizliğini de senden öğreneceğim.
Bu selin akışını hiçbir şey durduramaz artık.
Ummadığım ve ummadığın bir anda çıktın karşıma.
Coşkun ırmaklar gibi, amansız seller gibi geldin.
Mutlaka yıkarak ve benden birçok şeyleri
Beraberinde sürükleyerek gideceksin.
İşte o zmaan yoklukların
En dayanılmazı ile karşı karşıya kalacağım.
Er geç gideceksin; beni anlayamadan,
Beni sevemeden gideceksin.
Yalnız bir iç kırıklığı kalacak senden,
Tesellisiz bir hüzün kalacak.
Yıllardır aradığım sendin
Ama sen gittikten sonra başkasını aramayacağım.
Gelmeyecek bile olsan, ömrümün sonuna kadar arardım seni
Ama geldin bir kere; ister bilerek gelmiş ol, ister bilmeden...
Geldin ya!
Şimdi herşey güzel seninle.
Yürümenin, konuşmanın,
Nefes almanın bir başka anlamı var artık.
Sen varsın ya, her şey bambaşka gözlerimde...
Ümit Yaşar OĞUZCAN
31 Ocak 2012 Salı
30 Ocak 2012 Pazartesi
Impossible is nothing!
Uzun bir aradan sonra hayal kuran, adımlar atan, birşeyler isteyen, arzulayan, istediği şeyler için çekingen, sessiz sakin durmayan bir kız olarak oturuyorum bu bilgisayarın başına... Sanki biri beni hapsetmiş duvarların arkasına, kendim olacağım günü beklemişim karanlıkların ardında gibi... Oysa beni benden başka engelleyen yokmuş, kapıma kilidi kendim vurmuşum, hayallerimi ben baltalamışım bardağın hep boş yanına bakan insanları dinleyerek... Kendime güvensiz oluşum yetmezmiş gibi, çevremin beni bir hayalperest gibi görmesine ve bunu dile getirmesine izin vermişim. Bunların hepsini uzunca bir zamandır yapmışım, yapmıştım bilinçsizce bir kısmını da...
Şimdilerde görmeye başladım kendimi sanki duvarlarımın arasından içeri beni gözetleyen kamera sızmışcasına. Mükemmel olmadığımın, hatta mükemmellikten çok uzak olduğumun farkındayım, ama dilediğim şeyleri başarmam için ihtiyacım olan özellik mükemmellik değil, zamanı geri almak dışında hiç bir şeyin, durumun, olasılığın gerçekleşme ihtimalinin "0" olmadığına olan inanç. Yıllardır her nasılsa ara ara aklıma getirip, bolca görmezden geldiğim Adidas'ın o son derece anlamlı sloganını hayat felsefesi yapmak, benim başarımın anahtarı olacak.
İlk aşama hedefler koymaktı mesela. 6 aylık, 1 yıllık, 5 yıllık hedeflerimi belirledim kafamda. Kendimi görmek istediğim yere ulaşmak için tüm imkanları araştıran, gerekli bağlantıları kurmamı sağlayacak her etkinliğin içine karışan, mali kaynaklarını kullanma konusunda zevkleri kadar geleceğe yatırımı düşünen biri olacağım 2 sene boyunca. Sonraki 3 sene ise, bu emeklerin yemeğini yiyeceğim. Başaramayacağım şey yok hedeflerimin arasında... "Hiç de göründüğü kadar kolay değil" diyenlere inat, doğru bir planlama ve doğru yönde doğru şekilde gelişim ile geçtiğimiz 5 sene boyunca kendi çapımda ertelediğim başarı kapılarını aşındıracağım. İmrendiğim yazardan daha iyisini yazacağım, mantığına bayıldığım araştırmacıdan daha derin bir araştırmayı yürüteceğim, kendimden tatmin olana kadar döngüyü durdurmayacağım...
Üstelik ilk kez bu tarz bir yazıyı yazarken hiçbir şey yapmamış değilim. Mesela şu anda kafamda hangi sektörde çalışmak istediğim belli, hatta 5 yıl sonra ne tarz bir firmada hangi departmanda olacağım bile... Üstelik CV'mi bu çizeceğim yola göre şekillendirdim ve sektöre geçiş çalışmalarıma bile başladım. Bu iş olmazsa, bu kez yılmayıp sektörün başka bir şirketine gideceğim. Network kurmak bir şirkette işe başlamak kadar tekdüze değil, çok çeşitli yönlere çekilebilir esnek bir kavram... Ben de maksimum sınırlarını zorlayacağım networkün. Zira bununla ilgili adımlarımı da atıyorum bu aralar... Diplomayı aldıktan hemen sonraki sürece ertelediklerim var, şimdiden başlayacaklarım, boş zamanlarımı oyun oynamak veya amaçsızca dizi izlemek yerine yararlı, fikirlerle dolduracak, yeni bakış açıları katacak aktiviteler var. Tek yapmam gereken içeriği doğru seçmek boş zamanımda...
Yeni yılın sadece 1 ayı geride kaldı bu kez ben karar verene kadar bunlara.. Yeni bir sürü başlangıca kapımı açarken, kendime yeni bir başlangıç yapmamın da zamanı gelmişti galiba... Her bir gerçekleşen adımımda, duvarlarımdan kurtulup, kendime bir adım daha yaklaşmış olacağım...
Daha güzel günlerde, daha dolu, daha canlı, daha heyecanlı bir ruh haline selam olsun şimdiden...
Şimdilerde görmeye başladım kendimi sanki duvarlarımın arasından içeri beni gözetleyen kamera sızmışcasına. Mükemmel olmadığımın, hatta mükemmellikten çok uzak olduğumun farkındayım, ama dilediğim şeyleri başarmam için ihtiyacım olan özellik mükemmellik değil, zamanı geri almak dışında hiç bir şeyin, durumun, olasılığın gerçekleşme ihtimalinin "0" olmadığına olan inanç. Yıllardır her nasılsa ara ara aklıma getirip, bolca görmezden geldiğim Adidas'ın o son derece anlamlı sloganını hayat felsefesi yapmak, benim başarımın anahtarı olacak.
İlk aşama hedefler koymaktı mesela. 6 aylık, 1 yıllık, 5 yıllık hedeflerimi belirledim kafamda. Kendimi görmek istediğim yere ulaşmak için tüm imkanları araştıran, gerekli bağlantıları kurmamı sağlayacak her etkinliğin içine karışan, mali kaynaklarını kullanma konusunda zevkleri kadar geleceğe yatırımı düşünen biri olacağım 2 sene boyunca. Sonraki 3 sene ise, bu emeklerin yemeğini yiyeceğim. Başaramayacağım şey yok hedeflerimin arasında... "Hiç de göründüğü kadar kolay değil" diyenlere inat, doğru bir planlama ve doğru yönde doğru şekilde gelişim ile geçtiğimiz 5 sene boyunca kendi çapımda ertelediğim başarı kapılarını aşındıracağım. İmrendiğim yazardan daha iyisini yazacağım, mantığına bayıldığım araştırmacıdan daha derin bir araştırmayı yürüteceğim, kendimden tatmin olana kadar döngüyü durdurmayacağım...
Üstelik ilk kez bu tarz bir yazıyı yazarken hiçbir şey yapmamış değilim. Mesela şu anda kafamda hangi sektörde çalışmak istediğim belli, hatta 5 yıl sonra ne tarz bir firmada hangi departmanda olacağım bile... Üstelik CV'mi bu çizeceğim yola göre şekillendirdim ve sektöre geçiş çalışmalarıma bile başladım. Bu iş olmazsa, bu kez yılmayıp sektörün başka bir şirketine gideceğim. Network kurmak bir şirkette işe başlamak kadar tekdüze değil, çok çeşitli yönlere çekilebilir esnek bir kavram... Ben de maksimum sınırlarını zorlayacağım networkün. Zira bununla ilgili adımlarımı da atıyorum bu aralar... Diplomayı aldıktan hemen sonraki sürece ertelediklerim var, şimdiden başlayacaklarım, boş zamanlarımı oyun oynamak veya amaçsızca dizi izlemek yerine yararlı, fikirlerle dolduracak, yeni bakış açıları katacak aktiviteler var. Tek yapmam gereken içeriği doğru seçmek boş zamanımda...
Yeni yılın sadece 1 ayı geride kaldı bu kez ben karar verene kadar bunlara.. Yeni bir sürü başlangıca kapımı açarken, kendime yeni bir başlangıç yapmamın da zamanı gelmişti galiba... Her bir gerçekleşen adımımda, duvarlarımdan kurtulup, kendime bir adım daha yaklaşmış olacağım...
Daha güzel günlerde, daha dolu, daha canlı, daha heyecanlı bir ruh haline selam olsun şimdiden...
21 Aralık 2011 Çarşamba
İlk hikaye denemem
Uzun bir süredir koşuyordu ağaçların arasından... Soluk soluğaydı ama daha da uzaklaşması gerekiyordu oradan. Yeterince uzaklaştığı kanaatine varması için karayoluna varması gerektiğini düşünüyordu ki araba farları gözünü almaya başladı.
Durdu ve derin bir nefes alıp düşündü yarım saat önce olanları. Gerçek miydi bu olanlar? Nasıl olur da onlarca insanın içinden onun başına gelebilirdi böyle birşey. Gözlerini kapatıp olayların başını hatırlamaya çalıştı.
Bir bardaydılar. Güzel olduğuna yine lanet ediyordu yol boyunca kendisine atılan laflar yüzünden. Buluştular ve artık daha rahat olacağını düşünmeye başlamıştı sevgilisinin yanında. Barlarda laf atanların dışarıda laf atanlardan çok daha tehlikeli olduğu gerçeğini inatla kabul etmiyordu. Bu akşama kadar tabi.
İri yarı adam masaya içki gönderdikten sonra bir de gelip yanına oturmaya kalkışınca sevgilisi ayağa kalkıp adamla kavga etmişti. Biraz daha sakin olsaydı o bunlar başıma gelmeyecekti diye geçirdi içinden. Hayıflanmanın ne yeri ne zamanıydı. Yol kenarından yavaşça yürümeye devam etti. Araba geçmiyordu yoldan on dakikadır, o kadar sessizdi ki kendi ayak seslerini duyabiliyordu ama burada korkmuyordu ilginç bir şekilde. Olayları düşünmeye devam etti. Sevgilisini hastaneye götürmüştü hemen, kafasına 3 dikiş atılmıştı ve müşahade altında olması gerekiyordu bu gece. O da planladıkları ama bu kavga yüzünden gerçekleştirmeyi erteledikleri kumsala indi. Ayışığı vardı bu gece ve ayışığında kumsalda yürümeyi çok severlerdi. Artık o kadar da sevemeyeceğini fark etti bir anda.
Gözyaşları yüzüne hücum etmeye başladı. Travmanın etkisiyle olsa gerek o ana kadar ağlamamıştı. Bunu düşününce o iğrenç adamın kumsalda arkasından sessiz bir şekilde yaklaşarak kendisine epey sert bir şekilde vurduğu anı hatırladı. Yanağı yanıyordu çünkü gözyaşlarıyla. Tecavüze uğrayacağı korkusuyla çığlıklar attı ama kimse duymuyordu. Adam ise sevgilisinden hıncını yeterince alamamış gibi her yerine vuruyordu, durmadan, hatta çığlıklarından zevk alırmış gibi kısık bir gülüş bile savurdu havaya. Rüzgarın da etkisiyle iyice üşüyordu kumların üstünde ama bir anda cesaret geldi. Filmlerde görmeye alışık olduğu şekilde nefesini kesecek o hareketi yapacak gücü buldu kendinde. Sonrasında adama var gücüyle 2 tekme savurup koşmaya başladı ve işte şimdi bu yolun kenarında yaşadığına dua ediyordu.
Yoldan geçen nerdeyse hiç bir araba genç kadını fark etmiyordu. Kendisine saatler gibi gelen bir yürüyüşten sonra yaşlı bir teyze ona arabasıyla yanaştı. Kıadının yüzündeki morlukları farkedince ufak bir çığlık attı ve kadını kolundan tutup arabaya zorla oturdu. Kadın oturduktan 1-2 dk sonra kendinden geçti ve gözlerini açtığında hastanedeydi. Başucunda sevgilisi elini tutuyordu. Herşey düzelmişti. Sarıldılar ve bir daha ayışığında kumsala inmemeye yemin ettiler birbirlerine...
2 Kasım 2011 Çarşamba
isimsiz
Kafamı kaldırdığımda ummadığım anda
Yüzümü güldürendin karşı masada
Sesimin çıkmaya çabalayıp başaramadığı,
Vücudumun hareket kabiliyetini kaybettiği
Kalbimin kontrolüm dışında delicesine attığı
O nadir anlarda
Birileri dürttü her bir yanımdan
Bazısı yaşımdan,
Bazısı gezentiliğimden,
Kimi zamansa öğrenciliğimden.
Her biri ayrı yaraladı incinmeye müsait kalbimi
Çünkü benim kendime bağırmaya korktuklarım
Bir bir saçıldı ortaya tüm çıplaklığıyla
Hem de en yabancı ağızlardan...
Yanımda olduğun anda
Neşemi koyverdim umarsızca...
Boşluğun dolmadığındaysa
Sessiz çığlıklarıma eşlik eden
İçime akan gözyaşlarımla suladım
Kalbimin çorak arazisini...
Bir sarı gül sundu sana olan sevgim,
Dökülürken dudaklarından alaycı sözlerin...
Suskun, kırgın, kendime kızgın
Eğdim başımı önüme...
Dilim varmadı demeye:
“Ben de o gülüp geçtiğin
Hayranlardan sadece biriyim” diye...
Alacağımdan korktuğum cevap
Doldurdu gözlerimi bir an...
İnat ettim ağlamamaya
Ağzından “hayır”ı duyana kadar...
02.11.2011 18:00
2 Ekim 2011 Pazar
Aşka dair...
Aşk... 3 harften oluşan en anlamlı, en zahmetli, en harika kelime... En çok düşündüğümüz, en çok yaşadığımız, en çok konuştuğumuz 3 harf... İnsanları en çok eleştirdiğimiz, sıra bize geldiğindeyse çoğu zaman ne diyeceğimizi unutturan kelime...
Ben sustum ve sıramı bekledim çoğu zaman... Sıramın gelemeyeceğine inandığım içindi belki sessizliğim, kim bilir? Konuşamadıkça düşündüm, enine boyuna, baştan aşağıya her şeyini düşündüm aşkın... Sahip olsam nasıl olurdudan başladım, nasıl aşık olabileceğimden çıktım. Nasıl bir insana aşık olabileceğim sorusunu hep muallakta bıraktım. Çok az kriterim olacağını hep bildim ve neler olduğunun da genelde farkındaydım. Başkalarının yorumlarınaysa çoğunlukla kulaklarımı tıkadım...
Yakın zamanda ise bu yorumlardan birinin de etkisiyle tekrar sessiz düşüncelere daldım... Kimi zaman en sevdiklerimden bir kısmını eleştirdiğim yaş farkı konusu beni de vuracak diye korkmaya başladım çünkü... Hep derdim ki hayran olabildiğim bir adama aşık olabilirim olsa olsa diye, yakın zamanda ise gördüm ki hayranlığımı elde eden erkekler genelde olgun ve benden yaşça büyük... Hem de hatırı sayılır derecede yaş farklarından bahsediyorum...
Bana ne olduğunu, neden böyle olduğumu içimdeki bir ses haykırdıkça, daha da büyük bir suçluluk hissi kaplıyor içimi. Aslında benim suçum olmasa da, benden yaşça öylesi büyük insanlara olan hayranlıklarım çok çocukça geliyor, kısmen doğal olduğunu bilsem de... Yine de imkansızlıklarını hissetmek bazen kalbimde tarifsiz acılara yol açmıyor dersem yalan olur... Yine de kendimi engelleyemiyorum ve işin daha da kötüsü engellemeye çalışmayacağım da... Çünkü her ne kadar kabul etmek istemesem de benim yaşıtlarım arasından bir erkeğe hayranlık duyma olasılığım gerçekten düşük ve benden olgun olanların da ancak bir kısmı bana, kendimi hissetmeyi gerçekten istediğim gibi hissettirebilir.
02.10.2011
02.10.2011
12 Eylül 2011 Pazartesi
Sessizliğin
Ne sesin ulaşıyor buraya
Ne de en üzücüsü bile olsa haberin
Yılların sensizliği yetmez gibi
Vicdanımın çığlıkları yırtıyor kulaklarımı
Kendi cehennemimi yaratıyorum bilinçsiz
Derin özleminde boğuluyorum çaresiz
Oysa ihtiyacım tek kelime:
Biri 'Yasıyor' desin sadece.
Sussun vicdanım sonsuza dek
Ve ben aramaya koyulayım bulana dek
Nefesim hapis kalmasın bedenime
Ruhum kavuşsun özgürlüğüne..
30.08.2011
Ne de en üzücüsü bile olsa haberin
Yılların sensizliği yetmez gibi
Vicdanımın çığlıkları yırtıyor kulaklarımı
Kendi cehennemimi yaratıyorum bilinçsiz
Derin özleminde boğuluyorum çaresiz
Oysa ihtiyacım tek kelime:
Biri 'Yasıyor' desin sadece.
Sussun vicdanım sonsuza dek
Ve ben aramaya koyulayım bulana dek
Nefesim hapis kalmasın bedenime
Ruhum kavuşsun özgürlüğüne..
30.08.2011
26 Haziran 2011 Pazar
Gezerken Ölmek İstiyorum =)
Ölmek istediğimden değil ama eninde sonunda ne olacağımız belli olduğu için bana fikrimi sorsalar bu cümleyi kuracağıma eminim: "Gezerken ölmek istiyorum!".
Şu son 1 haftadır iş yüzünden kafamı bilgisayardan kaldıramaz haldeyken cuma akşamından itibaren yapacaklarımın planını yapmakla meşguldüm. Cuma akşamı işleri ivedilikle bitirip James Blunt konserinde hafif depresif hafif coşkun olacaktım, ertesi gün Taksim, Bebek, Ortaköy, Beşiktaş hattı yapacaktım -ki bu plan değişip Beşiktaş, Ortaköy, Sarıyer, yağmur altında Parkorman'da MFÖ konseri şeklinde gelişti- pazar günü Pierre Loti tepesi ve ayaklarımız nereye götürürse şeklindeydi =) Toplu taşımaya hayranlık duymasam da gezme aşkına her şeyine katlanıp tüm İstanbul'u santimetrekaresine kadar gezmediğim yer bırakmayacak şekilde fethetmek isterdim =)
İsterdim çünkü bunu yapacak gücüm yok, zamanım yok, biraz da param yok. Gezmek çok lüks bir eylem olmasa da oturup güzel bir restoranda gezini tadını çıkarmak fena olmazdı düşüncesiyle para eksikler listemde yer alıyor. Güç ve zaman ise sadece ve sadece iş hayatına girmiş olma gerekliliğimin bir sonucu olarak yer alıyor listede. Çalışmak zorunda olmasam -ki çalışmayı çok severim ama gezmeyi sevdiğim kadar değil- enerjimi bir işe yığmamak ve işte harcadığım zamanın bana kalmasını fırsat bilerek kendimi gezmeye, sokaklara vurabilirdim. Tabi bir de tüm bunları yaparken yanımda bir arkadaşımın olması çok çok güzel olurdu =) Çünkü İstanbul paylaşacak biri olduğu sürece güzel bana.. Eminim ki Dünya'nın herhangi bir başka yeri için de aynısı geçerli olacak =)
Gönlüme göre gezeceğim günler de gelir elbet, umarım ki o günler için emekliliğimi beklemeyeyim =) Gezerken ölme olasılığımı arttıracak bir durum olsa da o kadar sabredebileceğimi sanmıyorum =))
Şu son 1 haftadır iş yüzünden kafamı bilgisayardan kaldıramaz haldeyken cuma akşamından itibaren yapacaklarımın planını yapmakla meşguldüm. Cuma akşamı işleri ivedilikle bitirip James Blunt konserinde hafif depresif hafif coşkun olacaktım, ertesi gün Taksim, Bebek, Ortaköy, Beşiktaş hattı yapacaktım -ki bu plan değişip Beşiktaş, Ortaköy, Sarıyer, yağmur altında Parkorman'da MFÖ konseri şeklinde gelişti- pazar günü Pierre Loti tepesi ve ayaklarımız nereye götürürse şeklindeydi =) Toplu taşımaya hayranlık duymasam da gezme aşkına her şeyine katlanıp tüm İstanbul'u santimetrekaresine kadar gezmediğim yer bırakmayacak şekilde fethetmek isterdim =)
İsterdim çünkü bunu yapacak gücüm yok, zamanım yok, biraz da param yok. Gezmek çok lüks bir eylem olmasa da oturup güzel bir restoranda gezini tadını çıkarmak fena olmazdı düşüncesiyle para eksikler listemde yer alıyor. Güç ve zaman ise sadece ve sadece iş hayatına girmiş olma gerekliliğimin bir sonucu olarak yer alıyor listede. Çalışmak zorunda olmasam -ki çalışmayı çok severim ama gezmeyi sevdiğim kadar değil- enerjimi bir işe yığmamak ve işte harcadığım zamanın bana kalmasını fırsat bilerek kendimi gezmeye, sokaklara vurabilirdim. Tabi bir de tüm bunları yaparken yanımda bir arkadaşımın olması çok çok güzel olurdu =) Çünkü İstanbul paylaşacak biri olduğu sürece güzel bana.. Eminim ki Dünya'nın herhangi bir başka yeri için de aynısı geçerli olacak =)
Gönlüme göre gezeceğim günler de gelir elbet, umarım ki o günler için emekliliğimi beklemeyeyim =) Gezerken ölme olasılığımı arttıracak bir durum olsa da o kadar sabredebileceğimi sanmıyorum =))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)