17 Eylül 2013 Salı

Rutinden kaçış..

  İnsan yollara düşmeli kimi zaman, sonunun nereye varacağını kestiremediği, kestiremeyeceği yollara… Kendi çizdiği planın dışına çıkıp, hayatın ona çizdiği plana ayak uydurabilmeyi denemeli hiç olmazsa… Bir parça teslimiyet belki kadere…
  Bugün gitmedi ayaklarım eve, karşı koydum günlük rutinime, İstanbul ile hasret gidermeye kaçtım. Tek başınalığıma savurduğum küfürler eşiliğinde arşınladım yolları.Ortaköy’de o ışıltısına vurgun olduğum Boğaz’ın altında buldum kendimi. Kulağıma sevdiğim müzikleri taktım, Boğaz’ın derinliklerinde huzurumu, mutluluğumu aradım… Yürüdüğüm yolların her birindeki anılarım sırayla ziyaret etti beynimi film şeridi gibi… Acısıyla, tatlısıyla yüzleştim her biriyle. Şu anki hüznümün faturasını kesemedim onlara, dürüst olmalıydım çünkü kendime… Sorunumun insanlara güvenmek değil, onlara güvenirken bağlanmak olduğunu fark ettim. Acı çektiren şeyin kırılan güvenden değil, eşit derecede bağlanılmamanın yarattığı gurur kırgınlığından olduğunu anladım. Ancak ne yazık ki, bu sorunu çözebilmiş olmam, çözümünü kolaylaştırmak gibi bir misyon üstlenemedi…
  Yapım gereği fiziksel yakınlaşmayı ihtiyaç görüp, zorunlu bulan biriyim ve gerek arkadaşlıklarımda, gerek sevgililerimle olan ilişkilerimde bu durum önemli bir yer kaplamıştır. Bir insana rahatça sarılıp ağlayamıyorsam mesela, o kişiyle ilişkimde hep bir şeyler eksik olmuştur. 23 yıldan sonra bunu değiştirmemi gerektirebilecek, en azından bunu değiştirmek istememe neden olabilecek bir farkındalık yaşamak, takdir edersiniz ki, kolay kaldırılabilir bir durum değil.
Kendime yeni bir işletim sistemi yüklemem lazımmış da, yeni sistem donanımıma uymayacak, tonlarca bugla dolu olduğumdan daha beter edecek beni gibi bir hissiyata kapılıyorum… Bu kez korkutmayı başarıyor beni yenilik… Tamamen çökene kadar ruhum erteliyorum yeni beni; kırılgan, yalnız, belki biraz mutsuz halimle devam etmeye karar veriyorum İstanbul’dan çaldığım “Oluruna bırak.” ilhamıyla…


2 Eylül 2013 Pazartesi

Tekerrür Müsveddesi

    İnsan bir şeyi deneyimledikten, bir hatayı yaptıktan sonra 2 tür reaksiyon veriyor bence: Ya ders çıkartıyor ve tekrarlamıyor, ya da alışmayı seçiyor. Ben sanırım alışan taraftanım. Hani biri gelip sorsa, nelerden ders çıkarttın hayatta kendine diye, bunca hayat tecrübesinin ders almamı sağlamak gibi bir etkisi bunca yıldır olmamış hiç. Hep alışmışım, hep kafamda aynı senaryoları kurgulayıp, aynı reaksiyonları sergilemişim. Değişiklikten korkmak değil bu, güvenli alan ya da kolaya kaçmak hiç değil, benim dışımda bir etkenin de işe karışıyor olduğunu düşünmek ve belki bu kez değişiklik yaratacağını ummak aslında. Çoğu zaman hayatını kendi kontrol ediyormuş hissi yaşayamamış bir insanın, böylesi hastalıklı bir şekilde, buna bel bağlaması çok acı olsa da, sanırım beklenebilecek bir sonuç.
    Dördüncü kez oluyor sanırım, kalbi korkularla dolu genç bir kadın olarak, ne yapacağını bilmez halde duygularına teslimiyet ile mantığını dinleme karmaşası içindeyim. Yolum belli olmadığından değil aslında, düşünme süresi yapacaklarımı asla etkilemedi, etkileyemez de muhtemelen... Ama bir yandan umut doluyken içim bu kez o gücün devreye gireceğine dair, diğer taraftan bir korku yayılmış durumda beynime “Ya ömrümün sonuna dek bu döngüyü hiç kıramazsam?”. Benim kadar insansever birinin, arkadaş/dost bağlamında içine düştüğü yalnızlaşma, ya aşkta hiç tamamlanamamayı da dâhil tutarsa ömrüme?

10 Ağustos 2013 Cumartesi

4S Kuralı - Seni Seveni, Sen de Sev

Azrail'in ziyaretlerine karşı duyduğum nefret ve öfkenin, kendi canım için korkulara dönüştüğü bugünlerde izlediğim bir dizide kanser hastası eşinin davranışlarındaki değişimi fark eden ve hayalkırıklığı yaşayan karakterlerle karşılaştım. Yaşadıkları hayalkırıklığı hasta kişinin, kendini onlardan soyutlamak isteğine anlam veremeyişleri nedeniyleydi. Oysa düşününce oldukça naif bir istek gözüme çarpıyor. Elinden birşey gelmeyen insan yığınına bu süreçte acı çektirmektense, onların hayatından normal bir şekilde çıkıp, öylece hatırlanmak istiyorlar. Hastalıkla olan hesaplaşmayı kendi dertleri, kendi savaşları olarak görüp, kimsenin Tanrı'yla olan inatlaşmalarına veya Tanrı'ya sitemle karışık teslimiyetlerine karışmasını istemiyorlar.
Herşey gibi bu konuda da bıçağın iki yüzü var. Değişkeni bol olan bu denklemde benim şu durumda önemsediğim değişken yanında insan olmasını isteyenler ile ilgili kısım... Tabii ki konuyu irdelerken tamamen kendi bakış açımla, kendi durumumla kuracağım bağın üzerinden gideceğim.
    Canını emanet edebileceği hissini sağlayan birileri olması önemli bir ihtiyaç insan için çoğu zaman farkında olmasa da... Hiçbir aile bağı olmayan, insanlara olan güveni hiçbir dostuna tam olarak güvenmeyecek derecede yıkılmış biri ne yapar böyle bir anda? Eşi/sevgilisi yoksa, dostları varla yok arasıysa, ailesi zaten hayatta değilse herhangi bir hastalık halinde ne hale gelir psikolojileri? Sanırım öyle bir durum insanın, tüm yukarıda bahsi geçen örnek kişilerin sergilediği naiflikten uzaklaşarak tam bir bencilliğe bürünür ve yoldaş arar insan kendine. Belki o dizilerdeki örnek karakterler için de yaratılan naifliğin etken maddesi budur; aslında isterlerse birinin onlara seve seve destek olacağına duyulan güven. 
    Bu nedenle belki çocukça gelecek ama "Seni Seveni, Sen de Sev" ey insanoğlu. Tek başına ayakta durabilmek güzel olsa da, ayağı kaydığında el uzatacak en az bir insanın varlığını bilmek daha güzel. 

8 Ağustos 2013 Perşembe

Özlenen Heyecan

    Aylar var ki kendini bilmez bir duygusuzluğa gömülmüşlük hakimdi bünyeye. Değişecek ruh halini, damarlara dolacak adrenalini hevesle bekleyen bir benlik vardı bir yanda, diğer yanda ise bu heyecanın yol açabileceği sorunları bildiğinden risk almak istemeyen bencilliğe yenilmiş ruh hali. Benim pek etkili varlık gösteremediğim sürecin galibi adrenalin meraklısı benliğim oldu bugünlerde.
    Epey uzun bir süredir, kendisini beklediğim heyecanın damarlarıma karışmasıyla kendimi bir açmazda buldum yine. Özlediğim, yolunu gözlediğim doğru ama yine bilindik hikayenin yaşanması, tüm kanın vücudumdan çekilmesi, benliğin tamamen karanlık bir havuzda boğulması gibi olasılıkların gün yüzüne çıkmasıyla bir an duraksayıp, korkularımla yüzleştim. Belki bir daha bu heyecanın beni ziyaret etmeyeceğine olan geçmiş inançlarımın da etkisiyle, bir boşvermişlik haline girdim, ne kadar kötü olursa olsun, bu heyecanın tadını çıkartmak istediğimi fark ettim.
    Tüm bu sürecin başında, yaptığım birkaç hatanın bu adrenalin pompasına zarar vermemesini umarak, keyif, mutluluk, huzur atmosferinde kısa hasta nefesler almak yerine, derin sağlam nefesler almama yol açmasını istiyorum bu heyecanın. Çünkü özlemişim kendisini, yıllardır verdiği tüm ağrılara rağmen güzel bir eşlikçiydi hayatıma. Hoşdöndün sevgili adrenalinim...

17 Haziran 2013 Pazartesi

Sevgi ve Fedakarlık Ülkesi'nden bildirim

   Çok fazla sözüm yok bugün söyleyecek, bir süredir içimde tuttuğum bir yığın söz olmasına rağmen... Bir kadın dostumun büyük bir güven kaybı yaşadığına tanıklık ettim bugün, insanlara özellikle de erkeklere... Dönüp kendime baktım, bu yoldan tam bir yıl önce geçtiğimi gördüm. Çaresizliğin kucağına düşmüş bir dosta yardım eli uzatamamanın imkansızlığının verdiği hüzünü, acıyı tattım dün gece. 

   Uzun bir süredir kendimi sorgulama seanslarım vardı, 3 haftadır ara vermiştim büyük bir çözülüş sayesinde, bugün tekrar analize oturdum kendimi. "Güven"in nasıl paramparça olduğu, insanlara nasıl güven şansı verecek kadar aptalca tavırlarım olduğu aslında içimde kalmayan güvene rağmen en çok düşündüklerim idi.. Bir de kendimin ne kadar güvenilir olduğu tabii tepkilerimle, düşüncelerimle, davranışlarımla... 

   Bazı zamanlar oluyor, umursanmıyor olmanın verdiği acı öyle fena yapıyor ki, sırf ruhumu da değil, bedenimi de yoruyor sıkıntısı. İnsanlara yük olmama, aksine onların varsa yüklerini azaltma çabamın altında kendimi öyle eziyorum ki kimi zaman, kendime kızabiliyorum. Mizacın bu diyeceksiniz, inkar edemeyeceğim. Biri gerçekten çok ihtiyacım olduğu anlarda beni dinler bir şekilde, sağlarım bunu; ancak bir yanım yalnızca gerçekten dinleyen, ilgilenen kişilerin içten soruları gelmedikçe kendini dinletmek istemiyor, bir nevi dinletmemek için direniyor... 

   Kendimi değersiz hissettiren, çocuk gibi kandırmaya çalışan, yokluğumu umursamadığını göstermekle dahi uğraşmayan insanlarım arasında kimi zaman moralim bozulduğunda dilime bu şarkı dolanıverir ve lise yıllarında ilk dinlediğim günden beri etrafımı çevreleyen hüzün kaplar dört bir yanımı:


     Şimdi yine kendimi hüzüne teslim ederken yineleyeceğim kendimi bu güven konusunda; suistimal etmemeli size duyulan güvenleri yer zaman ayırt etmeksizin, size sırtını dayayanlara gerçekten destek olmak istemiyorsanız yol vermeli, destek olmak isteyip de başaramıyorsunuz bunu ifade etmeli ama kullanmamalı kimseyi... Unutulacaksa, silinecekse her şey bir anda, sevilmiyorsa karşıdaki, gücendirmemeli kimseyi... Yakıp yıkıp talan edip, arkada bir enkaz bırakmamalı...

Sevgi ve fedakarlıklar ülkesinden
Ceyda

17 Mart 2013 Pazar

Ayrılmayan Yolların Formülünü Buldum mu Acaba?

   Yıllardır çok insan gelip geçti hayatımdan, bir kısmının hiç yanımdan eksilmeyeceğini düşünerek, buna inanarak geçirdim hatta ömrümü... Sonraları gördüm ki, kalıcılık diye bir şey insan ilişkilerinde pek de göründüğü gibi mümkün değilmiş. Bitmez denen her şey, bir gün en nihayetinde bitmeye mahkummuş...

   Çok büyük güven aşamaları kat ederek hayatımıza aldığımız onlarca insanın gidişiyle yaşanan yıkımlar, bir sonraki bağlar için ders olması gerekirken, aslında daha çok güvenmeye ve sonunda da daha büyük hayal kırıklığına yol açmaktan başka bir şeye sebep olmuyormuş. Her bir hayal kırıklığı da, daha büyük bir acı içerirken, aslında daha da büyük olacak bir sonraki acıya hazırlıyormuş bünyeyi.
   Geçtiğimiz günlerde çok çok kıymet vermiş olduğum bir insanı anarken farkına vardım bazı değişimlerin ve hayal kırıklıklarının. Sanki her an yanımda olacakmış gibi ona güvenmiş olduğum anlar, yanında huzuru bulduğum tüm anlar, kavga edip bağırıştıktan sonra yine birbirimize sarılıp ağlayışımız... Hepsi tarihe karışmış artık ne yazık ki... 9 sene süren dostluktan geriye ne kaldı diye sormaya korkuyorum bazen, anılar dışında cevap alamazsam diye... Hayatımda bir dönüş noktasını yaşamaya başladığım andan itibaren yavaş yavaş elimden yittiğini gördüğüm dostluk, ikinci bir dönüş noktasıyla paramparça oldu. Her bir görüştüğümüz günde ise ağızlardan çıkan, bazen de çıkmayan sözlerle daha yıkılıyor. Bunca yıllık sınırsız dürüstlüğe alışan dostluğun bünyesinin yapamadığı tek şey ise, bu yıkımı dillendirmek...

   İnsan böyle hayal kırıklıklarıyla beynini besledikçe, daha kötü ne olabilir diye düşünmeye başlıyor elbette... İnsanlardan soğuma, güvenememe, güvendiğinde de kartlar %100 açık oynayarak daha savunmasız hale gelmek gibi yan etkiler görülüyor bende genelde. Başkalarında ne şekilde ortaya çıkar yan etkiler, bilemiyorum. İşin açıkçası, bilmek istediğimden de şüpheliyim, çünkü bu tekrar güven temelli bir ilişki kurmaya dayanıyor. Bu nedenle insanların bana güvenmesinden korkuyorum, eşit derecede güvenemezsem onlara, bu kez beni güvenilmez olmakla suçlayacakları korkusu var çünkü içimde.
 
   Gelelim ayrılmayan yolların formülüne, değil mi? Bütün bu yazıyı okuyup hala buna inanıyorsanız, tebrikler, iflah olmaz bir iyimsersiniz demektir. Bir formül söylemek gerekirse, illa ki yollar ayrılmasın diyorsanız ve bunun için gerekli fedakarlığı göze alıyorsanız (sabır, alttan alma vb.), en önemlisi mesafe olmasın arada çok, atalarımıza güvenin biraz, gözden ırak olan belki 2-3 yılda hala gönülde olur ama, bir yerden sonra ıraklaşıyor gönül de... Dürüstlük bir de, anlatılarınız belki bazen eksik olabilir (gereksiz şeyleri atlamak tabi bu) ama yalan olmasın... Nasılsın sorusuna bile iyi olmadığınız halde iyiyim demek öyle yıpratıcı ki, ister istemez ilişkinin temellerinde ufak şiddette bir deprem yaratır... Benim inandığım formüller bunlar. Sizin de varsa böyle bir formülünüz, bence dediğimi yapıp, yaptığımı yapmayın ve kendinize saklayın :)

12 Mart 2013 Salı

Bir Başka İstanbul

Oturdum başka bir İstanbul düşündüm
Daha çok sen olan daha bir seninle
Yeşili daha yeşil, mavisi daha mavi
O, herşeyi daha güzel yapan ellerinle

Sildim bütün yıldızları gökyüzünden
Yerine gözlerini koydum, gözlerini
Serdim saçlarını üstüne İstanbul’un
Dudaklarının rengine boyadım heryerini

Şimdi İstanbul aydınlık, öyle pırıl pırıl
Estirdiğim senin kokundur denizlerden
Senin güzelliğinle süsledim bahçeleri

Seni İstanbul yaptım, İstanbul’u sen
Her sokağına şiirini yazdım satır satır
Şimdi bütün semtleri bu şehrin seni anlatır...



Ümit Yaşar OĞUZCAN

14 Şubat 2013 Perşembe

En Nahoş Sözcük: Hoşçakal

   Veda konuşmaları ömrüm boyunca en zorlandığım konuşmalar olmuştur, genelde gözyaşlarımı bu anlarda tutamamakla ünlüyümdür hatta. Alıştım mı bir insana, bastım mı bağrıma bir kere, dilim damağım yapışır birbirine, geveze çenem açılmayı bilmez, kilitlenir kalırım o anlarda.
   Bu hafta tam da bu yüzden sancılıydı benim için. Hepi topu bir hafta benim evimde yaşayan bir turist kızcağızla olan sohbetimiz öylesine güzel, içten ve samimiydi ki, kendisini havaalanına yolcu ederken, hatta bundan bahsederken bile gözlerim dolu doluydu. “Hoşçakal” diyemedim ona birçokları gibi çevremdeki. Sonra canım ciğerim dediğim bir abimi Mısır’a yolcu ettim, arkasından el salladım. Gözlerim doldu, ağlamadım, görüşeceğimize olan yüksek bir inançla gönderdim onu da. Ama bir veda vardı ki, hayatımda bir sayfayı kapattım o veda ile, tertemiz, huzurlu bir “Hoşçakal”dı bu. Biraz öfke, biraz kırgınlık vardı içerisinde anıların hatrına, ama gitmek lazım bazen, veyahut gitmeyi seçeni tamamen özgür kılmak kendimizden. Ben özgür kıldım o ruhu benimkinden, gitmesini istedim benden uzaklara, zaten sahip olmak istediği bensizliği ona hediye ettim.
   Şimdi aklımda bu vedaya uygun bir Nazım şiiri var:

SEN

En güzel günlerimin
Üç mel’un adamı var:
Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
En güzel günlerimin bu üç mel’un adamını
Yer yer tırnaklarımla kazıdım
Hatıralarımın camını...

En güzel günlerimin
Üç mel’un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
Biri ötekisi.
Düşmanımdır ikisi...
Sana gelince
Yazıyorsun,
Okuyorum.
Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
İnsanın

Bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
Ne yazık!
Ne kadar
Beraber geçmiş günlerimiz var;
Senin
Ve benim
En güzel günlerimiz...
Kalbimin kanıyla götüreceğim
Ebediyete
Ben o günleri..
Sana gelince, sen o günleri -
Kendi oğluyla yatan,
Kızlarının körpe etini satan
Bir ana gibi satıyorsun!.
Satıyorsun:
Günde on kaat,
Bir çift rugan pabuç,
Sıcak bir döşek
Ve üç yüz papellik rahat
İçin...

En güzel günlerimin
Üç mel'un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
Biri ötekisi...
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...

Sana gelince...
Ne ben Sezarım,
Ne de sen Brütüs’sün...
Ne ben sana kızarım
Ne de zatın zahmet edip bana küssün..
Artık seninle biz,
Düşman bile değiliz..

NAZIM HİKMET

29 Aralık 2012 Cumartesi

Biliyorum Sana Giden Yollar Kapalı


Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi…

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri...


Cemal SÜREYA

24 Aralık 2012 Pazartesi

Simone de Beauvoir'den Algren'ine


...

Üzgün de değilim sanırım. Daha çok şaşkınlık içindeyim, kendimden çok uzakta, senin bu kadar uzak ve aynı zamanda bu kadar yakın olabildiğine şaşırdım. Ayrılmadan önce sana iki şey söylemek istedim, bundan sonra da konuşmayacağım bununla ilgili, söz veriyorum. Birincisi; seni bir gün yine görmeyi çok umut ediyorum, çok istiyor ve buna ihtiyaç duyuyorum. Ancak şunu unutma lütfen, seni görmeyi hiçbir zaman istemeyeceğim senden- bu gururdan değil, ki zaten sana karşı gurursuzum biliyorsun, ancak sen istersen buluşmamız gerçekleşebilir. Yani, bekleyeceğim. Sen dilersen, söylemen yeterli. Aşkını kaybettim belki ama seni kaybetmek istemiyorum. Nasıl olduysa, bana o kadar çok şey kattın ki, bunların geri alınması mümkün değil. Şefkatin ve arkadaşlığın benim için öyle değerliydi ki hala mutlu ve minnettar hissediyorum bunun için. Bunu söylemek beni utandırıyor ama; seni, beni artık eskisi gibi istemeyen kollarına atıldığım anda ne kadar çok seviyorsam, hala öyle seviyorum.Ancak bu senin üzerinde herhangi bir baskı yaratmasın canım, hiçbir zaman bir görev bilinciyle mektuplar yazma bana. Sadece canın istediğinde yaz ve beni mutlu ettiğini bil.

Neyse, kelimeler aptalca geliyor. Bana çok yakın, çok yakın duruyordun, sana yaklaşmama izin ver. Ve lütfen, eski zamanlarda olduğu gibi, bana kalbimi geri ver.

Senin Simone'un

4 Aralık 2012 Salı

Arayış

   Bir omuz... Bir insanın tek ihtiyacının bu olması ne acıdır, nasıl acıtır, bilir misiniz? Merak etmeyin, hiç de iyi bir şey değil. Kalabalıkların içinde, milyonların arasına karışmış yaşamınızda, bir an gelir ve tek ihtiyacınız ön yargısız, eleştirmeyen, dinleyen, destek olan, düştüğünüz yerden sizi usulca kaldıran bir omuz olur ve bulamazsınız. Şu zamana dek güvendiğiniz bir çok omuz ya çürük çıkmıştır ya da şu an hala güveniyor olduklarınız o esnada uygun değildir.
   Hayatımda şu zamana dek başımı omzuna dayayıp güç aldığım, ağlayabildiğim insan sayısı inanın çok değildir. Bundan sonra da sayısında pek artış beklemiyorum açıkçası. 3 kadın, 5 erkeklerdi güvendiklerim. Son durumu rassal bir sırayla özetleyeyim:
1- Araya mesafelerin ve kırıcı bir sürü sözün girdiği, eleştirinin ve bazen küçümsemenin, anlayışsızlığın baş gösterdiği 10 yıldır hayatımda olan bir kadın... Artık kara gün dostluğundan, alışkanlık dostluğuna dönüşmüş galiba ilişkimiz...
2- 3 sene önce aşık olduğumu sandığım, çok güvendiğim ama hayata bakış açılarımız çok farklı olduğu için uzaklaştığımız, ancak zamanında omzunu çokça gözyaşlarımla ıslattığım bir adam... Konuşacak ortak bir hayatımız kalmadı, ortak fikirler yok bizi bağlayacak, hayatın akışında koptuk gittik bir şekilde...
3- Üniversiteye gelip abim olabilecek olmasına rağmen kardeşim gördüğüm bir erkek vardı, mesafeler girdi, kendi hayatlarımıza dalıp ihmal ettik birbirimizi, şimdiyse yalnızca hal hatır sormalık kaldık bir şekilde. Çok zor zamanlarda el verdiysek de birbirimize, yetmedi bugüne taşımaya bu dostluğu da...
4- 4 senelik inanılmaz bir samimiyete güvenip, ilişkimizi bir üst seviyeye taşıdık, ev arkadaşı olduk. İşler yolunda gitmedi, bir omuz daha yitip gitti...
5- İlkokula başladığımda anaokulunun etkisiyle hiç ağlamamıştım ailemden ayrılınca, bir de ilk günden itibaren öyle sevdim ki öğretmenimi, okul bitiyor diye her yaz ağlar olmuştum. 23 yaşındayım, hala hayatımın erkekleri kategorisindedir. Kucağına oturup, başımı omuzuna dayayıp ağlamanın verdiği huzuru bir daha hiç yaşamadım. Elbette şu anda aynı ilde bile olmadığım öğretmenimi arayabilecek değilim...
6- Dayımın nereden tanıştığını bile bilmediğim Barış abim... Çocuk aklımla evlenmeyi isteyecek kadar çok sevdiğim, kıymet verdiğim, ailemden daha önce gelen, ailemden bazı insanlardan daha çok beni önemseyen bir insan. Şu anda Mısır'da olduğu için yılda birkaç kez haberleşebildiğim, çocuklarının fotolarını gördükçe, özlemle dolan gözlerimden akan yaşları tutamadığım bir adam...
7- Üniversitenin bana kattığı mükemmel bir arkadaş, dost var hala zamanın veya mesafelerin henüz benden koparmadığı... Onunla ise hayatlarımızın yoğunluğunda yan yana gelmemiz çok zor oluyor, bir de tabi sesi biraz daha anlayışlı olmasına rağmen, gözümde onu yerleştirdiğim yer mantığın sesi olduğu için yanında ağlamayı çok sık beceremediğim bir kadın...
8- Bana aşkı tattırdığını düşündüğüm, ömrümde hiçbir insana duymadığım güveni duyup, omzunda aynı anda hem gülüp, hem ağladığım, her sırrımı, en büyük acılarımı paylaşıp kendimi emanet ettiğim bir adam... Şimdi görüşmediğim, görüşmek de istemediğim...

   Sonuç; dostları, arkadaşları bolca olan, ama bir omuzda ağlamaya ihtiyaç duyarken, değil omuz bulmak insanların yanında yüzüne mutluluk maskesi yerleştiren, içinde bir yerlerde depresyonun dibine vurmuş (hatta bazı çok dikkatli gözlemciler tarafından nasıl oluyorsa anlaşılabilen) bir çaresiz kadın... Daha fazla dik duramayan, destek de bulamayan, sevdiklerine gidip ilgi dilenmeyi de reddeden üstelik... Anlaşılmayı bekleyen doğru insanlar tarafından, gelmeyecek bir omuzu bekleyen inatla... Acı ama gerçek, önemsediği bir sürü insan varken, önemsenmeyen, umursanmayan, "çevresi oldukça geniş bir arkadaş yelpazesiyle kaplı ama bir o kadar da kalabalığın içinde yalnız kalmış biri" olmaya mahkum bir kadınım...

2 Aralık 2012 Pazar

Yüzyıllık Yalnızlık'tan


Birisi, kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. O yüzden değil mi, içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmalarımız?

-Anlatsam mı, anlatmasam mı?
Kararsızlığımız?

-Bu sevgi beni acıtır mı?
Kuşkularımız?

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Tek yapmamız gereken; sevginin bize vadettiklerine güvenmeyi sürdürmek, ama kime ikinci defa güveneceğimizi de iyi seçmek.


Gabriel Garcia MARQUEZ - Yüzyıllık Yalnızlık

30 Kasım 2012 Cuma

Ölümcül Duyarsızlık


   Çok zamandır aklımı epey kurcalardı ölüm denen illet. Son zamanlarda bu konuda gerek konuşmamak, gerek (çok şükür) yakın çevremden birini kaybetmemiş olmak veya arkadaşlarımın da bir yakınlarını kaybetmiyor oluşu sanırım bir süredir engellemişti beni bu konudan. Bugün ofiste bulunmadığım bir dakika içerisinde sevdiğim bir arkadaşın, kuzeninin vefat haberi gelmiş tüm kat sakinlerinin kulağına. Bana ağlayanın kim olduğu sorulduğunda öğrendim ben de yaşanan hadiseyi. Durdum ve hiçbir şey demedim. Üzüldüm sadece bir an. Oldum olası yakını kaybeden birine ne diyeceğimi bilemezdim aslında, çünkü biliyorum ağzımdan çıkan hiçbir söz, karşımdaki insan için teselli veya güzel gelmeyecek, ya anlayışsız olacağım, ya da pollyanna.

   İşin daha kötüsü bu kez beynim "Ne var ki bunda? İnsanlar doğar, insanlar ölür." diye bir mesaj yolladı bir an bilincime. İşte o an kendime kızmakla acımak arasında bir noktaya gittim. Mezarlık yanından geçerken bile içi acıyan, filmlerde sevdiği karakter ölünce ağlayan, ama kendi babasının cenazesine gitmemiş, babası, dedesi, babaannesi ölünce ağlamamış bir insan olmaktan bir kez daha utandım. Bu duyarsızlık kendi gerçeğimden kaçışın bir simgesi miydi o an? Yoksa sadece ölümün hayatın gerçeği olduğunu mu kabul etmekti? İkincisi olduğunu hiç sanmıyorum nedense. Bağ kuramamışlıktı belki beni ağlamaz,duygusuz kılan zamanında, ama bu durum değil ölmesi, kılına zarar geldiğini bilsem ağlayacağım birkaç insan olduğunu değiştirmiyor...
   Belki ölüme duyarsızım, belki de insanlara, bilemiyorum. Belki hayata dönmemin yolu, o yıllardır kaçındığım, korktuğum mezarlığa girmekten geçiyordur. Belki de arkadaşımın kuzeninde olduğu gibi, genç yaşımda da ölebileceğimi kendime bir kez daha hatırlatıp, sevgilerimi söylemektir kurtuluşum. Aklıma bunu her düşündüğümde Behçet Necatigil'in 'Sevgilerde' şiiri geliyor:


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

   Çirkindir gerçekten dar vakitlerde sevgileri söylemek, ama ebediyete göç vakti geldiğinde sevdiğinizin, söylemediklerinizin yol açacağı can acısı, emin olun daha çirkindir. Geride kalanın sevildiğini bilmemesi de keza hoş değildir, hep merak içindedir ne kadar sevildim, sevildim mi diye... Babasıyla neredeyse anısı olmayan ve sevildiğini hiç bilmeyen bir ilk göz ağrısı olarak eminim bundan.

   Siz, siz olun, bırakın bilsin karşınızdaki değer verdiğinizi, en fazla gururunuza ufacık bir çentik yersiniz, içinizdeki keşkeleri süpürmenin o çentikten daha önemli olduğunu ilerde göreceksinizdir eminim. Bazen açık kelimelerle söylemeseniz bile, belli edin en azından onu düşündüğünüzü anlatan vurgularla, ona inandığınızı anlatan güven dolu sözlerle. Elbette karşınızdakinin bu cümleleri açıkça duyması kadar etkili olmaz çünkü her zaman imalarınızın karşınızda tam olarak kastettiğiniz anlamı oluşturup oluşturmadığını bilemezsiniz, ama en azından denemiş olursunuz...

27 Kasım 2012 Salı

Yılların Eskitemediği Bir Yazı...

"O’nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de. Daha önce aşık oldu, tekrar olabilir. Ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki? Tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olamayabilirsiniz. Ama şayet o seni güldürebiliyorsa, iki kez düşündürebiliyorsa -kabul edersin ki; insanlar hata yaparlar- onu seninle tutmaya çalış ve ona verebileceğin herşeyi ver. Seni günün her anında düşünmüyor olabilir ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir, kalbini. Yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma ve verebileceğinden fazlasını bekleme. Seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında fark etmesini sağla ve yokken özlediğini bil..."

-Bob Marley

25 Kasım 2012 Pazar

Hayata Anlam Katan Bir Adam

   Biraz geç kaleme alınan bir yazı bu, bir de yazılan kişi bunu muhtemelen asla okumayacak. Yine de söylemeli insan sevgilerini, değerlerini ki; sevildiğini bilmenin verdiği mutluluğa, huzura, doygunluğa ulaştırsın karşısındakini...
   Öyle bir adam oldu ki hayatımda, hiç bir şey beklemeden, en değerli hazinesini sundu bana: zamanını. Bu yüzdendir ki, her aklıma düştüğünde minnetle anarım kendisini. Rüyalarıma girdi kimi zaman nemli gözlerle yataktan sıçratarak... Bir kere el kaldırdı yalnızca, ki onda da ben kaşınmıştım zaten. Ayrı kalması üzdü, ulaşmaya çalışmanın verdiği stres eritti... Çok zaman sonra tekrar karşısında belirdiğimdeyse, hissettiğim hüzün elle tutulacak cinstendi.
   "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" cümlesine Hz.Ali'nin, ekleyebileceğim bir sürü şey var, ama kısaca sırf ben değil, dayım, dedem, ananem birleşip 40 yıl köle olsak, yine de hakkını ödeyemeyiz sevgili ilkokul öğretmenimin. Hani bazı insanlar vardır, hayatınıza sadece güzellikler katmak için girdiklerini hissedersiniz, benim ilkokul öğretmenim o adamlardan biriydi benim için. En kötü günüm olduğunu bile bilmediğim bir günde, elini sıkı sıkı tutmuş, sonraki 3,5 sene boyunca da, sol elinin küçük parmağını teneffüslerde bile rahat bırakmamıştım. "Kızım" demişti bana bir kez, belki öz babam söyleseydi bile bu kadar anlamlı olmazdı benim için o söz, sırf bu yüzden evden kaçıp onun evine eşyalarımı taşımayı düşündürdü benim çocuk aklıma..
   Yazmayı öğretti, okumayı aşka dönüştürdü. Sahneye çıkartıp roller verdi, hep yaşlı nineydim ama biliyordu ki ruhum da daha çocukken bile aslında yaşlanmıştı hızlıca hayatın birkaç oyunundan sonra... Matematik kafam olduğunu keşfedip, beni daha da iyi yapmaya ilk çabalayan o'ydu. İlk şiirimi de o yazdırdı, yıllar sonra kendine yazılacak şiirden habersizce üstelik... Beni dershanelere gönderen, sınavlara sokan, birinci olduğumda tebrik eden, bilgi yarışmalarında okul temsiline gönderip, başarısız olup onu utandırdığımı düşündüğümde bile gözyaşlarıma kucak açan o'ydu. İlk güvendiğim erkekti, son güvendiğim erkeği bile anlatabildiğim erkek oldu.
   Daha 1 ay bile olmadı ama yine özledim onu. Hele bir de dün öğretmenler günü olunca ve insan ilkokul arkadaşıyla buluşunca, kaçınılmaz oluyor özlem... Hücreleriniz sayıklamaya başlıyor bir anda çılgınca.... "Çok yaşa!" diyorsunuz böylesi sevdiğiniz o insana, "Çok yaşa Zeki Çelik" ve izin ver de "Ben de göreyim..."

18 Kasım 2012 Pazar

Hasret

Sabah olmayı bilmez yokluğunda geceler
Gönül sevişine hasret
Dilim adını söylemekten yorgun
Gözlerim bakışına hasret
Arar dururum sesini,nefesini her yerde
Kulaklarım selamına hasret
Mutlu olduğunu bilsem de uzaklarda
Ruhum yanında mutsuzluğa bile hasret

18.11.2012    05.00
Ceyda TOPUZ

Hani gecenin bir saati uyanıverirsiniz ansızın, aklınızda tek bir kelime yankılanmaktadır sıçrayarak uyandığınız uykudan yadigar... Bu gece öylesi bir geceydi benim için...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Self-construction

Geçen hafta çok kızdım kendime bir sürü farklı nedenle, en başta da nasıl olup da kendimi bu kadar ihmal edebildiğime... Hayallerimden uzaklaştım, kendime yabancılaştım, kendimi tanıyamaz, tanınamaz oldum. Durdum bir an ve düşündüm, hayatımın devam etmesini istiyorsam, ben bu halde kendimi sever miyim diye sormalıydım kendime ve aldığım cevap beni tatmin etmedi. Ben de hayatımda böylesi negatif birini istemezdim yanımda. Şu an kimsenin beni istemesinde gözüm yoksa da, bu gidişle istediğim zaman geldiğinde olamayacak da kimse. Bir pause tuşuna bastığımı fark ettim hayatımda ve kaldığım noktayı bulup devam etmek üzere sözleştim kendimle, derdim içimi kemirse de, ben bu derdi kimseyle paylaşamasam da... Çünkü biliyorum ki, hangi çukura ne şekilde düşersem düşeyim, yine tırnaklarımla kazıyarak, avuçlarımı kanatarak, dizlerimi yırtarak tek başıma çıkmak zorundayım. Hayatımın bir sürü evresinde yaptığım şekilde... Hatta insanlara neden güvenmekte zorlandığımı hatırladım bu vesileyle, acıyla.

En başında sorumluluklarımı daha fazla esnetmeden, yapılması gerekeni yapılması gereken yer ve zamanda bitirip, omzumdaki yükten kurtulmak konusunda daha kararlı ve istikrarlı bir duruş sergilemeliydim. Her ne kadar geçtiğimiz aylara göre çok daha yoğun bir şekilde aileme karşı olan asıl sorumluluğuma odaklanmışsam da, gelen mezuniyet hediyeleri vb artık bu dönemin hayatımda ciddi bir dönemeç olduğunu çarptı yüzüme. Bir basamağı atlamalıydım ki, öğrenmeye başladığım yabancı dili de daha baskın bir şekilde ilerleterek, hayalini kurduğuım şirketin kapısından içeri adımımı atabileyim. Kendi çabalarımla öğrenmeye başladığım dile, atlatmam gereken sınavlar bitene dek ara verdim ki tam anlamıyla odaklanabilip, en azından en alt seviyeden başlamak zorunda olmayayım seneye gideceğim kursta. Konserlere, alkole biraz ara vereyim ki, ehliyete bir an evvel kavuşayım ve bir de üstüne pasaportu da alarak karakoldaki işlemlerden yırtayım :) . Üniversitenin bana kattığı dostlara daha bir özen göstermeliyim, hem geri kazandığım bazı dostlar için, hem de temellerini yeni attıklarım için bir daha asla sınırsız güvenmeyeceksem de...


Elbette daha gencim ve düşlediğim herşeyi yapacak çok zamanım olacak önümde, ancak hayata sırf bir büyük acı yüzünden ara vermiş olmak istemiyorum. Üstelik bu acının tüm yıpranımını tek kişinin yaşıyor olması daha da incitici...
Hak ettiğim daha iyi yaşamı, evde oturup kafamı, beni üzenlere odaklamak yerine, beni mutlu edebilecek, beni geliştirebilecek eylemlere odaklayarak kendimden mutlu olmanın yolunu bulmak daha doğru bir yol olacaktır, eminim. Üstelik kendilerine fırsatlar yaratan ya da fırsat bulup biraz da çevresinin müdahaleleriyle (ki açıkçası her çeşit desteğimi esirgemediğim, kişilerin en az kendisi kadar yakaladıkları fırsatları kullanabilmeleri için uğraştığım insanlar oldu ve şu an o fırsatların keyfini sürüyorlar) bir şekilde hayatlarını benden daha keyifli yaşayan insanlardan daha az hakediyor değilim, yıllardır hayatımda ayakta durmak için gösterdiğim çabalarla. Zaman hakkımı isteme zamanı, bunun için de hak ettiğimi en başta kendime ve sonra çevreme kanıtlama zamanı...

Durum için güzel bir şarkı ekleyeyim size, House MD dizisinden, Christina Aguilera'nın muhteşem yorumundan Beautiful. Özellikle "We are the song inside the tune/Full of beautiful mistakes" dedikçe kalbime bıçak saplamaktadır.



8 Kasım 2012 Perşembe

Bakmak vs. Görmek

   Bakmak aramak, görmek ise bulmak gibidir çoğu zaman. Gördükleriniz, bakışlarınızın seçtiği gerçekliklerden bilincinize atabildiklerinizdir. Bazen tek bir kelimedir aradığınız yüzlerce kelimelik metinlerin içerisinde ve görürsünüz de kelimenizi ama başını sonunu bilinçle görmeden, yalnızca bakarak. Cımbızlamanızı sağlar bir nevi, işinize yarayacağını sandığınızı şeylere bakmak. Gördükleriniz hep daha azdır baktıklarınızdan, ama hiç mi hiç takılmazsınız buna, sallar geçersiniz..
   Aradığınızı bulmak için, günlerce haftalarca didik didik edersiniz, incik cincik edersiniz aradığınız yerleri... Gördüğünüz bazen bir seraptır, ama kimse ilk bakışta serabı tanıyamaz ya, siz de tanıyamazsınız. Doğru olduğuna inanıp inanmama kararsızlığı yaşarsınız... Biraz şekli bozulmuş bir cismi, kendi kafanıza göre yontarsınız, o çılgınca bulma telaşıyla. Yıkıp, dökersiniz ortalığı, bilerek ve isteyerek. Rutine bağlasa bile aramanız, sizin için o tek seferlik, tek bir eylem oluverir, günler boyunca ısrarla aradım demek yerine aradım dersiniz sanki tüm o günleri yok sayarcasına. Siz ister sayın, ister saymayın, bir an açıp baktım, gördüm ve kapattım bile deseniz, geçen takvim yaprakları gerçektir, sizin diliniz söylemeye varmasa da, her gününüzü o şeyleri aramakla geçirdiğiniz gerçeği değişmez.
   Bulduğunuzda bile sonu gelmez, rutininiz olmuştur artık. Çok bakmış, gördüğünüzü sanmış, ama asla gerçekliğe ulaşamamışsınızdır, tıpkı Titanic buzdağına çarpmadan önce nasıl gerçek boyutu görülmemiş, sadece sezilmişse, yarattığınız dağınıklığın su yüzündeki kısmı işte öyle yanıltıcıdır. Ya denizin dibini boylarsınız ve ölüme mahkum edersiniz birçok masumu göremedikleriniz, doğru bakamadıklarınız yüzünden; ya da şanslı bir şekilde sağ çıkarsınız bu arbededen, ama yitik, mahzun, boynu bükük...
   Gerçekçi olmayı bilmek lazım işte böyle bişeylere bakarken. Hayatın bir film şeridi gibi gözünün önünden çıkarken de bakmak değil, görmelisiniz hatalarınızı siz de. Sadece görmek yetmek, kendinize ve çevrenize karşı dürüst olup yeri geldiğinde hatalarınız için özür dilemelisiniz bir de. Ben daha film şeridimi görmedim ama hatalarımı görmeye başladım yalnızca bakmanın ötesine geçebilip, çoğunu da itiraf ettim kendime. İnsanlara? Doğru yer ve doğru zamanı bekliyorum genelde. Aylar süren bir küslüğe son verdim mesela daha iki gün önce, eski bir dostla kucaklaştım doyasıya. Gaza gelip de 4 senelik dostluğa sırt çevirmiş olmanın acısı hiç dinmemişken, bu sarılış iyi geldi. Konuşabileceğim, dinlenebileceğim ve yaptıklarım, düşündüklerim için eleştirilmeyeceğim bir dostun dönüşüne şenlikler yarattım kafamda, yarın bir kahveyle kutlamalar gerçeğe dönecek. Dostluğa ara vermişiz gibi düşün dedi dönüş cümlesi olarak, böyle bir barışma cümlesine nasıl hayır denebilir ki, hele ki böylesi ihtiyaç anında...

7 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Gün Anlarsın


Uykuların kaçar geceleri, bir türlü sabah olmayı bilmez.
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya,
Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
Ne çarşaf halden anlar ne yastık.
Girmez pencerelerden beklediğin o aydınlık.
Onun unutamadığın hayali,
Sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine.
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu.
Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin.
Gün gelir de sesini bir kerecik duyabilmek için,
Vurursun başını soğuk taş duvarlara.
Büyür gitgide incinmişliğin kırılmışlığın.
Duyarsın,
Ta derinden acısını, çaresiz kalmışlığın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin.
Niçin yaratıldığını.
Bu iğrenç dünyaya neden geldiğini.
Uzun uzun seyredersin aynalarda güzelliğini.
Boşuna geçip giden günlerine yanarsın.
Dolar gözlerin, için burkulur.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın tadını sevilen dudakların.
Sevilen gözlerin erişilmezliğini.
O hiç beklenmeyen saat geldi mi?
Düşer saçların önüne, ama bembeyaz.
Uzanır, gökyüzüne ellerin.
Ama çaresiz,
Ama yorgun,
Ama bitkin.
Bir zaman geçmiş günlerin hayaline dalarsın.
Sonra dizilir birbiri ardına gerçekler, acı.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın hayal kurmayı;
Beklemeyi, ümit etmeyi.
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi.
Lanet edersin yaşadığına...
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın.
O zaman bir çiçek büyür kabrimde, kendiliğinden.
Seni sevdiğimi işte o gün anlarsın.


 Ümit Yaşar OĞUZCAN

 *Bugün Ümit Yaşar Oğuzcan günü ilan etmiştim sabahtan, neden bilmem aklıma ilk bu şiirini okumak düşmüştü. Tekrar hatırladım neden sevdiğimi bu şairi... Beni bana anlatıyor adam resmen..

5 Kasım 2012 Pazartesi

Çok Sevmek


Bizi kandıran o şarkılar, o mavi gece
O sıcaklığı beyaz ellerin, o ilk bakış
Sebepsizliğin sebep olduğu şafak vakti
O çok sevmek gecelerde o çaresiz aldanış.
Uzayan saçlar, alnında avuçlarımızın
İşte o, insanın bir yerde, aşka boyun eğmesi
Kırılmak, bölünmek, o hep bütünlenmek
O çok sevmek, tenin bir başka tene değmesi.
Yanmak mı o eski çağlarda yanmak
Kül olup savrulmak rüzgara karşı
İlk kesilmişliği mağrur ellerimizin
O çok sevmek, kanımızın o ilk akışı.
İşte pınarlar, testiler, ırmaklar, çeşmeler
Kanlı avuçlarla içmek aşkı kanmadan
O kıyılarımızdaki denizin ilk coşkunluğu
O çok sevmek büyütmek onu hep, orada o zaman

Kazımak ulu ağaç gövdelerine adımızı
Yazmak her şeyi bir bir kumların üstüne
O her işkenceye mahkum olmuşluğumuz
O çok sevmek, daha çok sevmek günden güne.

Öyle delicesine, öyle korkunç, öyle çılgın
O çok sevmek o yanardağ, o ateş, o yangın...


 Ümit Yaşar OĞUZCAN